Bir çocuğun geleceğini düşünürken insanın aklına güzel bir okul, iyi bir meslek, rahat bir hayat geliyor. Ben artık bunlardan önce başka şeyler diliyorum: Güvenebileceği insanlar olsun.

İyiliği saflık sayılmasın. Birine içini açtığında, anlattıkları gün gelip kendisine karşı kullanılmasın. Hata yaptığında aşağılanmadan öğrenebilsin. Sevildiğinden emin olduğu bir dünyada büyüsün.

Çünkü geleceğe dair asıl endişem, çocuklarımızın neye sahip olacağı kadar, nasıl insanların arasında yaşayacağı.

Nereye el atsak bir sıkıntı çıkıyor karşımıza. Geçim derdi, iş hayatının yorgunluğu, sokaktaki öfke, evlerin içine kadar giren gerginlik… İnsan bazen bir gününü yalnızca sorun çözerek tamamlıyor. Akşam olduğunda bütün işlerini bitirmiş olsa bile içinde bir eksiklik kalıyor. Yaşamış olmaktan çok, günü atlatmış gibi hissediyor.

Ekonominin toparlanmasını bekliyoruz. Haklıyız; evine ekmek götürmenin kaygısı, insanın bütün hayatına dokunur. Fakat bir gün şartlar düzelse, kazancımız artsa, borçlarımız azalsa bile birbirimize karşı kaybettiğimiz güven kendiliğinden yerine gelmeyecek.

Bazı kayıpları, hayatın başka bir alanındaki kazançla telafi edemiyoruz.

İnsanların eski günleri neden bu kadar sık andığını düşünüyorum. Gerçekten her şey daha mı güzeldi? Elbette değildi.

O günlerin de yoksulluğu, haksızlığı, suskunluğu vardı. Geçmişe bakarken acıları unutuyor, güzel anıları daha parlak hatırlıyor olabiliriz. Yine de bu özlemi yalnızca hafızanın oyunuyla açıklayamıyorum.

Belki eski bir sofrayı hatırlarken sofradaki yemekleri değil, orada kendimiz olabilmenin rahatlığını arıyoruz. Kapıyı çalan bir komşuyu anarken, birinin bizden hiçbir şey beklemeden gelmiş olmasını özlüyoruz.

Özlediğimiz huzurun böyle küçük ayrıntıları var.

Bugün çok daha kolay haberleşiyoruz ama birinin bizi gerçekten dinlediğini hissetmek zorlaştı. Birbirimizin nerede olduğunu biliyoruz; nasıl olduğunu sormaya vakit bulamıyoruz. Aynı masada otururken bile herkes başka bir yere yetişmeye çalışıyor.

Bu telaşın içinde dilimiz de sertleşiyor. Kendi yorgunluğumuzu bir başkasına yükleyebiliyoruz. Bize yapılan bir haksızlığı, hiç ilgisi olmayan birinden çıkarabiliyoruz. Sonra herkes incinmiş hâlde, kendisini korumak için biraz daha uzaklaşıyor. Yardım istemeye çekinen, güvenmeye korkan, sevgisini göstermemeyi öğrenen insanlara dönüşüyoruz.

Beni en çok, bütün bunlara alışmamız endişelendiriyor.

Birinin aşağılanmasını izleyip geçmek, tutulmayan sözleri olağan karşılamak, çıkar uğruna bozulan ilişkileri hayatın kuralı kabul etmek… Bir süre sonra kötülüğe itiraz eden insan yadırganıyor. Sanki incinmek ayıp, incitmek beceriymiş gibi.

Oysa bir davranışın sık görülmesi, onu doğru yapmaz. Herkesin sustuğu yerde de bir haksızlık, haksızlık olmaya devam eder.

“Bizi biz yapan değerleri kaybettik” diyoruz. Peki o değerlerin gündelik hayattaki karşılığını hatırlıyor muyuz? Saygı, bize hizmet eden birine nasıl konuştuğumuzda belli olur. Vefa, artık işimize yaramayan bir insanı arayıp aramadığımızda. Dürüstlük, gerçeği söylemenin bize bir bedeli olduğunda. Sevgi ise karşımızdaki insanın yalnızca iyi günlerine değil, zor zamanlarına da yer açabildiğimizde.

Değerlerimizi çocuklarımıza anlatabiliriz. Ama onlar en çok, anlattıklarımızla yaptıklarımız arasındaki mesafeyi görürler. Sofrada merhametten söz edip dışarıda birini küçümsüyorsak, akıllarında kalan konuşmamız olmayacaktır.

Bu yüzden yarınlar için duyduğum kaygının içinde kendime yönelttiğim bir soru da var: Ben bugün bu dünyaya ne ekliyorum? Biraz daha öfke mi, biraz daha anlayış mı? Birinin yükünü mü artırıyorum, yoksa taşımasına mı yardım ediyorum?

Bütün bir toplumu tek başımıza değiştiremeyiz. Ancak bu, kendi payımıza düşeni önemsiz kılmaz.

Özür dilemek, verdiğimiz sözü tutmak, birini sonuna kadar dinlemek, çocuğumuzla konuşurken telefonu bırakmak… Hayatın içinde küçücük görünen bu davranışlar, bir insanın dünyayı güvenli bir yer olarak görmesini sağlayabilir.

Daha güzel bir dünya diliyorum gelecek için. İnsanların birbirine yaklaşırken bu kadar tedirgin olmadığı, çocukların büyümek için kalplerini sertleştirmek zorunda kalmadığı bir dünya.

Bir gün bizim de yaşadığımız yılları özleyecekler belki. Dilerim hatırladıkları şey, bütün bu telaşın içinde onlara ayırdığımız vakit olur. Kendilerini güvende hissettikleri bir ev, sözünü tuttuğumuz bir akşam, korkmadan anlatabildikleri bir dert olur.

Yarınlara bırakacağımız en kıymetli şey, bizden sonra da içlerini ısıtacak böyle bir hatıra olabilir.