Bir önceki köşe yazımın ardından bir okurum, toplumsal ahlakı da yazmamı istedi.

Düşündüm. Başkalarının ahlakını konuşmak ne kadar kolay. İnsanın kendi vicdanıyla baş başa kalması ise ne kadar zor…

Herkes toplumdan şikâyetçi. Herkes insanların değiştiğini söylüyor. Herkes dürüstlük arıyor, vefasızlıktan yakınıyor, adalet istiyor.

Peki, bu toplum kim?

Biz, hepimiz bu kadar iyiysek birbirimizin hayatını bu kadar zorlaştıran kim?

Bugün size başkalarını anlatmak istemiyorum. Gelin, biraz kendimize bakalım.

Bir haksızlığa, haksızlık olduğu için mi karşı çıkıyoruz; yoksa sıra bize geldiği için mi?

Bir yalanı, yalan olduğu için mi reddediyoruz; yoksa bizim aleyhimize söylendiği için mi?

Yanlış yapan dostumuz olduğunda da aynı cümleyi kurabiliyor muyuz?

Yoksa yabancıya ahlak dersi verirken yakınımıza mazeret mi üretiyoruz?

İşte insanın vicdanı tam orada belli oluyor. Doğruyu savunmanın bir bedeli olduğu yerde.

Çıkarına dokunana kadar herkes adil. Koltuğu sallanana kadar herkes cesur. Payına düşeni alana kadar herkes düzenin karşısında.

Sonra bir bakıyorsunuz, dün öfkeyle eleştirdiği haksızlığın bugün sessiz ortağı olmuş.

Ne değişti? Haksızlık mı? Yoksa haksızlıktan yararlanan kişi mi?

Dostumuza bile gönül rahatlığıyla sırtımızı dönemediğimiz bir hayat kurduk.

Birine derdimizi anlatırken içimizden geçiriyoruz: “Acaba bunu yarın bana karşı kullanır mı?”

İnsanın sığınmak istediği omuzdan korkması ne acı…Bir sofrada ekmeğimizi bölüşüyoruz. Sofradan kalkınca birbirimizin itibarını parçalıyoruz.

Müslüman, Müslümanın gıybetini ediyor. Kul hakkından söz eden dil, bir başkasının hakkını yerken susuyor. Merhameti anlatan insan, gücü kendinden az olana acımasız davranabiliyor.

Sonra dönüp soruyoruz:

“Neden huzurumuz kalmadı?” Birbirimizin kalbini bu kadar kolay kırarken hangi evin içinde huzur arıyoruz?

İnandığımız değerleri davranışımıza taşımadıktan sonra onları dilimizden düşürmememizin ne kıymeti var?

Ahlakı hep büyük olaylarda arıyoruz. Oysa insan, en sıradan gününde de kendini ele verir.

Bana göre Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, bütün diğer sorunları da ağırlaştıran ahlak meselesidir.

Çünkü liyakatin önüne yakınlığı koyduğumuzda yalnızca bir kişinin hakkını yemiyoruz. Emek veren herkese, çalışmanın değersiz olduğunu öğretiyoruz.

Makamımızı korumak için bir haksızlığı görmezden geldiğimizde yalnızca susmuş olmuyoruz. O haksızlığın büyümesine yer açıyoruz.

Kazancımız eksilmesin diye başkasının alın terinden kıstığımızda yalnızca borç bırakmıyoruz. Bir evin sofrasını eksiltiyoruz.

Sizin “mecbur kaldım” dediğiniz yerde, bir başkası çocuğunun yüzüne bakamıyor olabilir.

Sizin “işin gereği” dediğiniz şey, bir insanın yıllarca verdiği emeği yok ediyor olabilir.

Sizin kaybetmekten korktuğunuz makam uğruna, bir başkası adalete olan son inancını kaybediyor olabilir.

O yüzden kendimize anlattığımız mazeretleri biraz susturalım. Onların altında ezilen insanların sesini duyalım.

Âdâb-ı muaşereti, nezaketi, birlikte yaşama terbiyesini konuşalım. Çocuklarımıza öğretelim.

Ahlak, çıkarımıza göre genişletip daraltacağımız bir ölçü olamaz.

Kendimiz için istediğimiz adaleti sevmediğimiz insan için de isteyebiliyorsak bir anlamı vardır. Bize emanet edilen sırrı, o kişiyle aramız bozulduğunda da saklayabiliyorsak kıymetlidir.

Hepimiz hata yapabiliriz. Mesele kusursuz olduğunu ilan etmek değil; verdiği zararı görebilmek, özür dilemek, telafi etmek ve aynı yanlışa yeniden mazeret üretmemektir.

Bir toplumun harcı ahlaktır.

O harç çözülürse binalar yerinde durabilir. Makamlar dolu kalabilir. İşler yürüyormuş gibi görünebilir. Ama insanların birbirine güveni çöker.

Bir gün herkes kapısını daha sıkı kilitler. Herkes çocuğuna “Kimseye güvenme” der. Herkes kalabalığın içinde yalnızlaşır.

Sonra da kaybettiğimiz insanlığı ararız.

Birbirimize zarar vermediğimiz dünyalarımız olsun istiyorum.

Derdini anlatanın pişman olmadığı. Güvenenin cezalandırılmadığı. İyi niyetin saflık sayılmadığı. İnsanın, başka bir insanın yanında kendini korumak zorunda kalmadığı bir hayat…

Bunun için bugün bir kişiyi daha suçlamadan önce aynaya bakalım.

Ve kaçmadan cevap verelim:

Benimle yolu kesişen insanların hayatında ne bıraktım?

Biraz güven mi?

Yoksa bir daha kimseye güvenemeyecekleri bir yara mı?