29 Ekim’i geride bıraktık.

Bayraklarımızı astık. Marşlarımızı söyledik. Fotoğraflar paylaştık. Çocuklarımız şiirler okudu. Cumhuriyet’in 103. yaşını gururla kutladık.

Peki şimdi?

Takvimden bir bayram daha mı geçti, yoksa içimizde bir şey gerçekten yerinden oynadı mı?

Bugün 31 Ekim. Meydanlardaki coşku gündelik hayatın telaşına karışırken kendimize sormamız gereken bir soru var:

Atatürk’ü bu kadar anıyoruz da onu anlamaya neden bu kadar az zaman ayırıyoruz?

Bir insan düşünün…

Savaşların yorduğu, yoksulluğun tükettiği, toprakları işgal edilmiş bir memlekette ayağa kalkıyor. Sevr’le geleceği parçalanmak istenen bir milletin teslimiyetini kabul etmiyor. Silah arkadaşlarıyla, Anadolu’nun kadınlarıyla, köylüsüyle, genciyle; elinde ne varsa ortaya koyan insanlarla birlikte bağımsızlık mücadelesine önderlik ediyor.

O mücadelenin arkasında yalnızca askerî bir hesap yok.

Bir milletin kendi hayatına sahip çıkabileceğine duyulan inanç var.

Atatürk’ün büyüklüğü, milletin yerine her şeyi tek başına yapmış olmasında değil; tükenmiş sanılan bir milletin içindeki gücü görmesindedir. İnsanlara, başkalarının merhametine muhtaç olmadan yaşayabileceklerini göstermesindedir.

Ardından Cumhuriyet geliyor.

Yüzyılların hanedan egemenliğinden, egemenliğin millete ait olduğu bir düzene geçiliyor. İnsan, yönetilen bir tebaa olmanın ötesinde, ülkesinin geleceğinde söz sahibi bir yurttaş olarak kabul ediliyor.

Nutuk’un sayfalarında tekrar tekrar karşımıza çıkan “Efendiler” hitabını okurken ben bunu da düşünüyorum: Başını kaldıran, söz söyleyen, kendi kaderinde payı olan insanı…

Cumhuriyet’in en derin anlamı biraz da burada: Bu memlekette yaşayan insanın, bu memleketin sahibi olduğunu bilmesinde.

Atatürk’ün fotoğrafını duvarımıza asıyoruz. Peki düşüncesini hayatımızın neresine koyuyoruz?

Çocuğumuz soru sorduğunda susturuyorsak, farklı düşüneni dinlemeye tahammül edemiyorsak, bilginin yerine söylentiyi koyuyorsak; o fotoğrafın altında neyi savunmuş oluyoruz?

Bir insanın adını çok söylemek, onun açtığı yolda yürüdüğümüz anlamına gelmiyor.

Bazen onu sevdiğimizi anlatmaya öyle çok zaman ayırıyoruz ki onu okumaya vaktimiz kalmıyor.

Oysa Atatürk’e zaman ayırmak lazım.

Nutuk’u raftan indirmek lazım. Hangi şartlarda, hangi itirazlarla, hangi imkânsızlıklarla mücadele edildiğini öğrenmek lazım. Bir kararın arkasındaki düşünceyi anlamaya çalışmak lazım.

Tarihi yalnızca birbirimize karşı kullanacağımız cümleler bulmak için okursak, ondan öğreneceğimiz çok şeyi kaçırırız.

Geçmişi karikatürleştirerek de Atatürk’ü büyütemeyiz. Onun yaptıklarının büyüklüğünü görmek için gerçeği eğip bükmeye ihtiyacımız yok.

Gerçeğin kendisi yeterince büyük.

Asıl ihtiyacımız, o gerçeğin karşısında kendi sorumluluğumuzu kabul etmek.

Ben bir iş insanı olarak Cumhuriyet’e bağlılığımı yalnızca bayram mesajlarımla ölçemem. Çalışanın hakkını gözetmediğim, emeğe saygı duymadığım, hak etmediğim bir ayrıcalığa el uzattığım gün, savunduğum değerlerle arama mesafe koymuş olurum.

Baba olarak da kendime aynı soruyu sormalıyım: Çocuklarıma sadece Atatürk’ü sevmeyi mi öğretiyorum, yoksa okumayı, düşünmeyi, sorgulamayı ve kimsenin hakkını yemeden ayakta durmayı da öğretebiliyor muyum?

Çünkü Cumhuriyet, bir sonraki nesle yalnızca törenlerle devredilemez.

Çocuklar bizim söylediklerimizi dinliyor. Ama yaptıklarımızı da görüyor.

Atatürk bir fikirdir, diyoruz.

Öyleyse o fikrin bugün çalışan elleri, araştıran aklı, haksızlığa itiraz eden sesi kim olacak?

Hep başkasını bekleyerek mi koruyacağız bu emaneti?

Bir öğretmen öğrencisinin merakını yaşattığında, bir genç umutsuzluğa rağmen çalıştığında, bir yurttaş kendi çıkarına da olsa adaletsizliği reddettiğinde o düşünce hayatta karşılık bulur.

Bizden beklenen, geçmişin kahramanlıklarını seyredip alkışlamakla yetinmememizdir.

Kendi zamanımızın sorumluluğunu üstlenmemizdir.

29 Ekim geçti.

Ama bir çocuğun geleceği hâlâ bizim vereceğimiz kararlara bağlı. Bir insanın hakkı hâlâ bizim göstereceğimiz cesareti bekliyor. Bu ülkenin yarını hâlâ bugün nasıl yaşadığımızla şekilleniyor.

Atatürk’ü anlamak için ayıracağımız zaman, aslında bu memleketin geleceğine ayırdığımız zamandır.

Sen bize bir memleket bıraktın, Atam.

Biz seni bir güne sığdırdık.

Şimdi o günden çıkıp, sana hayatımızda yer açmamız gerekiyor.