Geçmiş olsun Sakarya’m…

Bugün bu iki kelimeyi söylerken insanın boğazı düğümleniyor. Çünkü bazı acıların karşısında kelimeler küçülüyor.

Karasu’da, Kocaali’de, Kaynarca’da şehrimizin birçok ilçesinde evleri ve yolları su bastı. Sapanca’da dere kıyısındaki evler yıkıldı. Birçok noktada insanlar yükselen suyun ortasında kaldı.

Ama yaşananları yalnızca “su baskını” diye anlatmak yetmiyor.

Bir evin içine giren su, bir ailenin hayatına giriyor. Çocuğun yatağına, yıllardır saklanan fotoğraflara, bin bir emekle alınmış eşyalara…

Bir iş yerini su bastığında yalnızca malzeme zarar görmüyor. Alın teri, borçla kurulmuş düzen, çalışanların ekmek umudu da o çamurun içinde kalıyor.

Hasar tespitinde eşyaların bedeli yazılacak. Peki, insanın yeniden aynı korkuyla uyuyacak olmasının bedelini kim hesaplayacak

Böyle günlerde önce yaraları sarmak gerekir. Sahada çalışan, insan kurtaran, su tahliye eden, komşusunun elinden tutan herkese gönülden teşekkür borçluyuz.

Ardından da sormak zorundayız:

Bir sonraki yağışta aynı kapılar yeniden suyun altında kalacak mı?

Dere yataklarının çevresinde hangi riskler var? Bu riskler kimler tarafından, ne zaman tespit edildi? Hangi önlemler alındı, hangileri bekliyor?

Yağmur suyu hatlarımızın kapasitesi yeterli mi? Menfezler, köprü geçişleri, suyun akacağı yollar düzenli olarak kontrol ediliyor mu?

Eksik varsa ne zaman tamamlanacak? Bu soruların cevabını istemek, bu şehirde yaşayan herkesin hakkıdır.

Tabiatın dengesiyle oynanmaz.

Suyun yolunu daralttığımızda, toprağın suyu emeceği alanları betonla kapladığımızda tehlikeyi büyütürüz. Sonra bir gün yağmur gelir ve haritada çizdiğimiz sınırların tabiat için bir anlam taşımadığını hatırlatır.

Doğadan aldığımız her alanı kazanç sayarken bunun gelecekteki bedelini de düşünmek zorundayız.

Elbette her selin nedenini incelemeden hüküm veremeyiz. Ancak bu, yapılaşmayı, altyapıyı ve denetimi sorgulamaktan vazgeçeceğimiz anlamına gelmez.

Evine su giren insanı suçlamak kolaydır. Asıl mesele, o insanın güvenle yaşayacağı şehri kurabilmektir.

Bilimde ilerleyelim. Teknolojide büyüyelim. Büyük hedeflerimiz olsun.

Fakat vatandaşımız yağmur başladığında pencereye umutla bakabilsin. “Su bu kez kapıdan mı girecek?” diye korkmasın.

Bir çocuğun odasını, bir esnafın dükkânını, bir ailenin yuvasını korumak da gelişmişliğin ölçüsüdür.

Altyapı, Türkiye’nin ertelenemeyecek temel meselelerinden biridir. Çoğu zaman toprağın altında kaldığı için görünmez. İhmal edildiğinde ise acısı bütün şehrin yüzüne çıkar.

Yatırımın değeri, yağmur başladığında anlaşılır.

İklim krizini konuştuğumuz bir dünyada, şehirlerimizin geleceğini yalnızca geçmişin alışkanlıklarıyla planlayamayız.

Taşkın riski taşıyan alanlar belirlenmeli. Yağmur suyu altyapısı bilimsel hesaplarla gözden geçirilmeli. Dere yatakları korunmalı. Riskli yapılaşmaya karşı zamanında harekete geçilmeli. Uyarı ve tahliye planları herkesin anlayacağı şekilde hazırlanmalı.

Üstelik yapılan işler, ayrılan kaynaklar ve tamamlanma tarihleri kamuoyuyla açıkça paylaşılmalı.

Çünkü vatandaşın ihtiyacı, bir sonraki felaketten sonra duyacağı yeni bir teselli cümlesi değildir. Bugünden görebileceği bir hazırlıktır.

Bugün yarası olanın yanında duracağız.

Evini temizleyenin, işini yeniden kurmaya çalışanın, zararını nasıl karşılayacağını düşünenin elini tutacağız.

Fakat sular çekilince sorularımızı da kaldırıp bir köşeye koymayacağız.

Karasu’dan Sapanca’ya kadar afetten etkilenen bütün hemşerilerime gönülden geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Rabbim şehrimizi ve ülkemizi korusun.

Bize de aklı, bilimi ve tedbiri vaktinde gözetmek nasip olsun.

Çünkü bir sonraki yağmurda bir çocuk yine korkuyla annesine sarılırsa, bugün verdiğimiz sözlerin hiçbir kıymeti kalmayacak.

Sakarya’nın acısı, sularla birlikte gündemden çekilip gitmesin.