03.02… Uykuların en derin anı. Yataklarında huzurla uyuyan binlerce insan, saniyeler içinde beton mezarlara gömüldü.
O gece yaşadığımız, bir şehrin ya da binaların çöküşü değil, yuvaların ve umutların yıkılışıydı, yıllar sonraya sirayet edecek acıların gün yüzüne çıkışıydı aslında….
Deprem, doğanın kaçınılmaz bir gerçeği olabilir, ama o gece ölenler deprem yüzünden değil, hepimizin bildiği üzere yıllarca görmezden gelinenler yüzünden gittiler esasında…
Yapılmayan denetimler, sakıncalı, olmaması gereken biçimde inşasına izin verilen, göz yumulan binalar, rant için atlanan imar kuralları yüzünden kaybettik biz canlarımızı… Aynı saatte, aynı dakikada, binlerce can gitti.. Ve hepimiz öldük!
Liyakatsizlik Binlerce Can Aldı
Bir ülkenin felaketlere karşı en büyük güvencesi, liyakattir.
Liyakatsiz kadroların elinde, mühür, imza, yetki ve denetim raporları formaliteye dönüşür, mühendislik diplomaları rantın gölgesinde ne yazık ki anlamını yitirir.
O gece yıkılan binaların çoğu, kâğıt üzerinde usulüne uygun yapılmış ve sağlamdı.
Ama Kâğıt üzerinde…
Gerçekte ise kırılan her kolon, çöken her kiriş, yıllarca yapılan yanlışları, imzasını satmış olanların raporlarını , görmezden gelen makamların vicdansızlıklarını gösterdi bize.
Bu suçların ve suçluların yaptıklarının bedelini binlerce vatandaş ödedi. Biz ödedik…
1999’dan bu yana hiçbir sahne silinmedi gözümden…
Ne o geceki karanlık ne de sabahın ilk ışıklarında enkazlar arasındaki o çaresizlik…
Zaman, hiçbir şeyi hafifletmedi. Görüntüler, sesler, kokular hâlâ ilk günkü gibi…
Zihnimde keşkeler ve iyiki ler yan yana duruyor. Hem öfke hem hüzün hem tarifsiz bir acı var içimde.
Bunların ötesinde ise başka hiçbir şeye yer yok artık.
Biz biliyoruz ki: Depremler öldürmez.
Öldüren, ihmaller, Öldüren, liyakatsizlikler, öldüren tüm bunları görmezden gelmelerdir.
Bugün yazdığım bu satırlar bir anma değil, duyabilene bir çığlıktır yazdıklarım aslında
Bir daha hiçbir çocuğun, hiçbir annenin, hiçbir masum vatandaşın bu acıları kadermiş gibi yaşamaması için, attığım sessiz çığlıklardır bu satırlar…Her felaket sonrası siz sordunuz şimdi de buradan ben soruyorum; SESİMİ DUYAN VAR MI???
YAŞAYANA DEK
Hüzünlü şiir dizelerinde kaybolur,
Bir Şarkı güftesinde, dram yakalar ağlardık.
Aç kalana, yoksula, yolsuza ağıtlar yakar,
Gelen bir derdi dert sanır, dermansız yapardık.
Toprağa gömülmek törenle,
Tabuta girmek ölümle olur,
Yine de ecel bize gelmez sanırdık.
Yaşayana dek…
Şehirler ağlamaz, binalar yıkılmaz,
Yuvalar dağılmaz,
İnsanlar kaybolmaz sanırdık.
Acılar bir şekilde sarılır,
Dostlar her zaman her şeyi paylaşır,
Gidenin ardından, kalanlar yaşar sanırdık.
Yürek nasıl kanar, insanın ciğeri nasıl yanar,
Enkazlar nasıl kalkar,
İnsanlar acıyla sonsuza dek nasıl yaşar,
Nasıl sürer yıllarca isyanlar,
Bilmezdik.
Yaşayana dek…
Minicik yürekler bir gün büyüyecek gelinlik giyecek,
Annelere kefenini kızları giydirecek,
Tabutları mezarlara oğullar indirecek sanırdık.
17 Ağustos’u yaşayana dek…
BİLİRMİSİNİZ!
Bir gece ansızın karanlığa uyanıp içinde kaybolmayı,
Bir tek mum ışığına o anda dünyaları verir olmayı,
Yüreğinizde yangınlarla enkazda kalmayı,
Yaşarken ölümle tanışmayı bilir misiniz?
Sonuna dek süren o çaresizlik dualarından,
Sevgiden, coşkudan ve umutlarınızdan,
Adı enkaz olan o yuvalardan,
Enkazın kendisi olarak çıkmayı bilir misiniz?
Nefes alıp verirken bile soluyamamayı,
Uykularınızdan anne diye seslenildiğini sanıp da uyanmayı,
Efendim diyememeyi bilir misiniz?
Yıkık duvarlara bakıp hayallere dalmayı,
Tek bir resme sarılıp çıkmayı bilir misiniz?
Dost sanıp düşman omzunda ağlamayı,
Ölüme ısınıp da randevulaşmayı,
Kalanları anımsadığınız da,
Yaşarmış gibi yapmayı bilir misiniz?
Tanrıyla konuşmayı, hiçbir şey istemeden ondan,
Hep keşke demeyi…
Keşke diye diye o son günle gömülmeyi bilir misiniz?
Aylin Yüksel