Aynı ülkede yaşıyoruz ama sanki artık aynı dili konuşmuyoruz.
Siyaset konuşuyoruz, futbol konuşuyoruz, sanat konuşuyoruz veya herhangi gündelik bir konudan bahsediyoruz. Fark etmez… Artık aynı dili konuşmuyoruz. Belki de aynı kültürü de paylaşmıyoruz artık. Gördüklerim, duyduklarım bana bunu gösteriyor. Eskiden, yani ben çocukken hatırladığım kadarıyla insanlar saygı, sevgi ve hoşgörüyü hayatlarının temel taşına yerleştirmiş, bu yoldan ayrılmadan yürüyorlardı. Çok eskiden, okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla da saygı, sevgi ve hoşgörü insanların dininde, işinde, kültüründe kutsal derecesinde önem arz ediyormuş. Bugün görebilen var mı? Saygı, sevgi ve hoşgörüyü…
Başkalarının inancına, işine, düşüncelerine, yaşamına veya tarzına saygı duymanın külfet olduğu bir dönemde yaşıyoruz artık. Benim en çok şikayetçi olduğum durum ise, insanların artık fikirlerini savunmak yerine karşısındakini küçümseyerek, küçük düşürerek, doğruyu yanlışı ölçmeden haklı çıkmaya çalışması.
Eskiden de fikir ayrılıkları vardı. İnsanlar yine tartışıyordu, yine anlaşamıyordu. Ama en azından kırıcı olmamaya özen gösterilirdi. "Katılmıyorum ama saygı duyuyorum." cümlesi gerçekten vardı. İnsanlar düşüncelerini savunurken karşısındakinin de bir insan olduğunu unutmuyordu. Saygı, sevgi ve hoşgörü fikrini savunmaktan ağır basıyordu.
Bugün ise arkadaşlarınızla, akrabalarınızla, çevrenizdeki insanlarla konuşurken veya sosyal medyayı açtığımız anda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bir konu hakkında farklı düşündüğünüz anda ya cahil ilan ediliyorsunuz ya da hakaretlerin hedefi oluyorsunuz. Kimse "Neden böyle düşünüyorsun?" diye sormuyor. Önce etiket yapıştırılıyor, sonra aşağılanıyor, ardından da linç başlıyor. En kötü tarafı ise bunun normalleşmiş olması. Kişi yaptığının ayıp olduğunu veya toplumsal ilişkilere zarar verdiğini ya umursamıyor ya da farkında bile değil.
Artık küfür etmek "özgüven", hakaret etmek "dürüstlük", insanları aşağılamak ise "fikrini açık söylemek" gibi görülüyor. Oysa bunların hiçbiri ifade özgürlüğü değil. Bir fikri savunmanın yolu, başka bir insanın onurunu kırmaktan geçmez.
Daha da düşündürücü olan, yeni nesilde saygının zayıflık olarak görülmeye başlaması.
Bir tartışmada sesini yükseltmeyen, hakaret etmeyen, karşısındakini dinleyen insanlar bazen "ezik", "pasif", “koyun” ya da "saf" olmakla suçlanıyor. Sanki kazanmanın tek yolu bağırmak, küçümsemek ve alay etmekmiş gibi bir anlayış oluştu.
Gerçek özgüven, karşısındaki insanın düşüncelerine, yaşamına, inancına ve hatta varlığına saygı duyabilmek, hoşgörü ile karşılayabilmektir.
Ne yazık ki bugün insanlar birbirini dinlemek yerine cevap vermek için bekliyor. Anlamak yerine yenmeye çalışıyor. Tartışmalar bilgi alışverişi olmaktan çıktı; taraftarlığa dönüştü. Artık insanlar doğruyu aramıyor, kendi tarafının haklı çıkmasını istiyor. Bunun suçunu da asla kendisinde aramayıp daima başkalarını suçlu buluyor. Belki de bu yüzden toplum olarak sürekli geriliyoruz. İğneyi hiç kendimize batırmıyoruz. Farklı fikirlerin bizi geliştirmesi gerekirken birbirimize düşman olmamızın bahanesi oluyor.
Elbette herkes aynı düşünmek zorunda değil. Aynı siyasi görüşü paylaşmak, aynı takımı tutmak ya da aynı yaşam tarzını benimsemek zorunda değiliz. Zaten toplum dediğimiz şey, farklı insanların bir arada yaşayabilmesidir. Eğer yalnızca bizim gibi düşünenlere saygı duyuyorsak, bunun adı saygı değil; bencillik olur. Ve bu bencillik toplumu sessizce değil bağıra bağıra çürüten sebeplerin en büyüğü olacak.
Bazen düşünüyorum da, teknoloji ilerledi, iletişim hızlandı, dünyanın her köşesine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Ama birbirimize ulaşmak hiç bu kadar zor olmamıştı.
En temelden öğrenmemiz gereken şey, saygı. Bir insanın fikrine katılmamak, ona hakaret etme hakkı vermez.
Ben hâlâ bunun mümkün olduğuna inanmak istiyorum. Azınlıkta da olsa saygıyı, sevgiyi ve hoşgörüyü unutmayan insanların olduğunu görüyorum. Birbirini dinlemeyi, kırıcı olmamayı ve farklı fikirlere tahammül etmeyi yeniden öğrenemezsek; kaybedeceğimiz şey sadece saygı olmayacak. Birlikte yaşama kültürümüz de yavaş yavaş elimizden kayıp gidecek.