Ne yaşıyoruz biz? Ülke olarak, bölge, şehir, mahalle, sokaktakiler olarak ne yaşıyoruz Allah aşkınıza?
Söyleyeyim mi ? Biz normalleşmiş bir anormallik yaşıyoruz ve uzunca bir süredir böyle bir durumun içerisindeyiz. Biz ‘yeni anormali’ yaşıyoruz. Biz, toplum olarak her türlü anormalliğe, hızla alışıyoruz.
Yoksulluk hiçbirimiz için olağandışı değil artık, alıştık. Adaletsizlik hiçbirimizi şaşırtmıyor sindik, sindirildik. Sapıklık, vahşet, hırsızlık, arsızlık, hadsizlik, saygısızlık tüm bunlar dünyada, ülkede, yaşadığımız şehirde olağan dışı görülmüyor. Bir çocuğun mahvolan geleceği, bir kadının yitip giden hayatı, bir gencin tükenen umudu, hepsi “gündem yoğunluğu” arasında kayboluyor. Çünkü biz felaketlere de alıştık. Hatta biz bunları reytinge, tıklanmaya, polemiğe çevirdik artık.
Eskiden skandal dediğimiz şeylere bugün omuz silkiyoruz. Yüksek sesle konuşmak sıkıntılı, susmak konforlu, bu yüzden susuyor ve hiçbir şeye itiraz etmiyoruz.
“Benim yapabileceğim bir şey yok.” ‘Biz ne yapabiliriz ki’ gibi cümlelerin ardına saklanıyoruz. Dışlanma, bedel ödeme, yalnız kalma, cezalandırılma gibi korkularla sessizliğe, garip bir hale bürünüp, kabuk değiştiriyoruz
Sonra da bu sessizliğin, bu garipliğin, yeni kabuğun bizi boğmasına şaşırıyoruz.
Bir bakalım etrafımıza: Ahlâk, menfaatle, vicdan, konjonktürle, hakikat, algıyla hızla yer değiştiriyor. Güçlü olan haklı, gürültü yapan doğru sayılıyor. Kim bağırıyorsa kazanıyor. Kim susuyorsa kayboluyor.
Bu yaşananların hiçbiri normal değil. Bu, büyük bir yeni sosyal çürümenin makyajlanmış hâli.
Toplumlar tankla tüfekle değil, böylesi asimileyle çöküyor.
Bugün susulan her haksızlık, yarın daha büyüğünü çağırıyor. Bugün görmezden gelinen her adaletsizlik, yarın hepimizin kapısını çalıyor.
Lütfen normalleştirdiğimiz şeylere bir daha, bir daha bakalım. Alkışladıklarımızı bir daha gözden geçirelim. Sessiz kaldığımız yerleri bir düşünelim.
Bir gün çocuklarımız, gelinen bu yer , onlara bıraktığımız bu dünya için hesap soracaklar, “Bunu görmediniz mi?” ‘Siz ne yaptınız’ ya da ‘neden hiçbir şey yapmadınız? Diyecekler bize…
Onlara, ‘gördük, normalleştirdik ve alıştık mı diyeceğiz?
Bir toplumun çöküşü her zaman gürültülü olmuyor, sirenler çalmadan, bayraklar inmeden de bir millet yok olup, bir ülke tarih karışabiliyor. Bu çöküşler, insanların vurdum duymazlığı, bir takım değerleri yok sayması, bencilliğiyle ve bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın kafasıyla başlıyor.
ORTAK PAYDAMIZ KAYITSIZLIK…
Bugün ne yazık ki toplum olarak en büyük ortak paydamız kayıtsızlık. Başkasının derdi “bana ne” kadar uzak, başkasının acısı “abartılıyor” kadar önemsiz. Çünkü empati pahalı, Umursamazlık ise ucuz.
Örneğin, para artık bir araç değil. Bu durum çok tehlikeli. İnsanların değeri, ahlâkı, hatta saygınlığı bile parayla ölçülüyor. Para bir ölçü birimi, bir değerlendirme aracı artık. Çok kazanan haklı, az kazanan suçlu. Çok veren iyi, veremeyen kötü. Paraya tamah etmeyen saf, tamah eden uyanık sayılıyor. Etiketi var artık insanların. En adi suçluların önünde bile parası varsa düğme ilikleniyor. Zengin ama avam, zengin görgüsüz, zengin eğitimsiz, zengin liyakatsiz, zengin hırsız, zengin vicdansızlar, sardı dört bir yanımızı. Ne yazık ki böyle bir denklemde de ‘erdem’ hiç tutmuyor.
Yeni jenerasyona da kızıyor, çok zaman yeriyoruz onları, çok şey bekliyoruz onlardan. Hedefsizler, sabırsızlar, saygısızlar, diyoruz. Haklıyız belki ama eksiğiz de. Çünkü bu günleri de onlar kurmadı. Bu günleri de biz bıraktık onlara. Önlerine mana koymadık. Onlara emek değil kısayol öğrettik. Sabır değil, sabırsızlığı gösterdik. Biz onları ekranların, bilgisayar oyunlarının, sosyal medyanın kucağına bıraktık, dijital çağın tuzaklarından ne onları ne de kendimizi koruyamadık.
İyiye, iyiliğe örnek kalmadı. Gençlik bizi izliyor ve takip ediyor.
Aile dediğimiz şey de bu tabloda yara aldı. Artık aile, birbirine tahammül eden insanların geçici birlikteliği gibi oldu. Sofralar var ama sohbetleri yok. Evler dolu ama herkes yalnız. Herkes aynı çatı altında ama ayrı dünyalarda yaşıyor ne yazık ki.
Aile çözülünce, insan da çözülüyor. İnsan çözülünce de toplum dağılıyor. Sonra dönüp “neden böyle olduk” diye soruyoruz. Cevap basit ama ne yazık ki ağır. Değerleri korumak zahmetliydi, biz kolay olanı seçtik.
Ama şunu kabul etmeliyiz; Bugün karşımızda duran bu tablo bize zorla dayatılmadı evet birileri çizdi ama biz bile isteye benimsedik. Alıştık ve satın aldık. Kendi özgür irademizle boş duran duvarlarımıza bu tabloları düşünmeden astık.
Duvarın hâlâ bize ait olduğunu fark etmeliyiz belki de. Hiçbir şey için hâlâ geç değil. Duvar boş kalabilir biz bu resimleri indirebiliriz duvarlarımızdan. Alıştıklarımızı doğru sanmaktan vazgeçtiğimizde, duvarlarımızı temizleyip yeniden doldurabiliriz Her şeye yorum yapan ama hiçbir şeye bedel ödemeyen kalabalık olmaktan çıkabiliriz.
Her haksızlıkta bağırmayalım ama haksızlıklara alışmayalım da. Çünkü alışmak en büyük teslimiyettir.
Para amaç değil bir araç diyelim ve paraya yüklediğimiz tüm anlamları sıfırlayalım.
Bizi satın alan, insanlıktan, insani değerlerden uzaklaştıran hiçbir konforu “başarı” diye pazarlamayalım.
Aile’nin kutsallığını ciddiye alalım. Aile olmak, bir slogan değildir. Aynı evde yaşayıp birbirine yabancı kalmayı normalleştirmeyelim.
Sofralarımızı geri çağıralım. Baş köşede yer alan telefonlarımızı bir kaldıralım, telefonlarla birlikteliğimizi, en aza indirgeyelim, çocuklarımızdan, sorumluluklarımızdan çaldığımız ve sosyal medyada geçirdiğimiz zamanı sınırlayalım artık..
Sosyal medyada yansıttığımız gerçek olmayan hayatların büyüsünden bir çıkalım, yalanlardan, rollerden sıyrılalım , haksızlığı “bana dokunmuyor” diye geçiştirmekten vazgeçelim artık.
Bugün örneğin “Benim duvarlarımda ne var, neyle kapattım ben bu duvarları? diye sorabilir herkes kendisine…Duvarın altında ne olduğunu unutmadan, ben kimim? ne yapıyorum? nereden geldim? Nereye gidiyor nasıl görünüyorum? Bu yansıttıklarım ve yaşadığım gerçek mi? Haksızlık karşısında ne yapıyorum? Kötünün yanında mı karşısında mıyım? İyi miyim kötü müyüm? Ben bu topluma ne veriyorum? Bu toplumdan ne alıyorum? Kime faydayım, kime zararım? Fayda mıyım zarar mıyım? Neyi paylaşıyorum? Neyi bölüşüyorum, kimi ve neyi yaşatıyorum ya da kimleri ve neleri canlı tutup kimleri ve neleri öldürüyorum? Üreten mi tüketen miyim? Soralım bu soruları kendimize, yalanlarımızda boğulmadan, zamanın tuzaklarında kaybolmadan ve duvarın altında ne olduğunu unutmadan…
Bu gidişat bir günde iyileşmez belki. Ama düzelmeye bir günde başlayabilir.