BU KÖŞEDE yazılarımı takip edenler bilirler ki genellikle havadan sudan, börtü böcekten, kelebekler ve çiçeklerden söz ederim ben, ancak bugün sudan söz edeceğim. Musluğu açtığımızda kesintisiz akan, bir gün tükenebileceğini hiç düşünmediğimiz suyumuz hakkında yazmayı borç biliyorum ve şu yaşam kaynağımız olan sudan söz etmek istiyorum burada.
Sapanca gölü…BU GÖL bildiğimiz üzere salt bir su birikintisi değil. Bu göl içme suyu kaynağımız, tarımda can damarımız, turizmde en güzel vitrinimiz, bu göl ekosistemimizin kalbi ve bizim geleceğimiz.
Göl de su seviyesi periyodik olarak kritik eşiklere iniyor. Kıyı şeridinde belirgin çekilmeler var, kirlilik ve aşırı kullanım baskısı da artmaya devam ediyor. Ne yazık ki bu durum bir “doğal döngü” değil. Bu durum, yönetim ve tüketim tercihlerimizin sonucu. Sanayi tesisleri, tarımsal sulamalar ve artan nüfus baskısıyla fazla su tüketerek, biz gölün kendini yenileme kapasitesinin önüne geçtik. Biz, çok uzun zamandır beldenin en kıymetlisi bu göle çok hoyrat davrandık. İklimler değişti, yağışlar değişti ancak bu doğal zenginliğimize olan tutumumuzla biz hiç değişmedik.
Yağış rejimi değişti, buharlaşma arttı. Yazlar uzun, iklim artık “istikrarlı” değil, ancak biz bu yeni gerçeği de göz ardı ettik ve gölümüz için belli ki önlem almadık. Zaman içinde doğal filtre alanları olan sazlıklar ve kıyı ekosistemleri zarar gördü, gölün kendi kendini temizleme mekanizması zayıfladı, biz sadece seyrettik.
İHTİYACIMIZ OLAN…
Yetki dağınıklığı, kurumlar arası koordinasyon eksikliği ve uzun vadeli strateji yokluğu da gölün bütüncül değil, parçalı düşünülerek yönetilmesine neden oldu. Su var nasıl olsa rehavetine kapıldık sanki. Ne yazık ki tüm bu süreçte ben düşünüyorum ki kısa vadeli ekonomik çıkarlar, uzun vadeli sürdürülebilirliğin önüne geçti. Veriye dayalı şeffaf su bütçesi oluşturulmadı ve biz vatandaş olarak yine ne yazık ki diyeceğim su tasarrufunu kültüre dönüştüremedik. Vatandaş olarak biz evlerimizde su tüketimini azaltma yoluna gitmedik. Bahçe sulamasında içme suyu yerine alternatif sistemler kullanmadık, göl çevresindeki kaçak yapılaşmaya ve kirliliğe ortak tepki göstermedik. Yerel yönetimlerden düzenli su raporu talep edip, sivil inisiyatif oluşturmadık, su krizi doğanın değil, önce toplumun sonra yönetimlerin sınavıdır bilemedik.
KABUL EDELİM
Şunu da kabul edelim: Gölü sadece belediyeler kurtaramaz. Ama halk isterse hiçbir yönetim de, bu kaybı görmezden gelemez. Bilmiyorum farkında mıyız, Sapanca gölü bu şehrin yaşam sigortası. Tekrar ediyorum, Su krizleri salt doğa olayı değildir, aynı zamanda bir yönetim sınavıdır. Bugün biz toplum ve yönetimler olarak gerekli planlamaları yapmazsak yarın tankerlerin su taşıdığı şehir oluruz ve hep beraber bu günleri çok ararız.
Bugün bilinç oluşturmazsak eğer, yarın çocuklarımıza eskiden burada bir göl vardı diye açıklama yaparız. Gelinen bu noktada gölümüzü kurtarmak için mucize beklemeyeceğiz herhâlde. İhtiyacımız olan biraz akıl, biraz sağduyu, biraz planlama, biraz irade ama çokça idare olacaktır.
SORUMLU KİM?
İklim değişikliğini bir kenara koyarsak, Sapanca Gölü’nün kritik seviyelere inmesindeki en büyük etken kontrolsüz ve plansız su çekimidir. Sorun şu ki önceliklendirilmemiş su tahsisi yüzünden, gölün su bütçesi, giren–çıkan dengesi esas alınarak değil, talep esas alınarak su verildi ki bugün göl bu halde. Sonuçta bu bir göl. Göl bir baraj değil, doğal bir sistem öyle değil mi? Fazlasını çekerseniz telafisi yok. Yıllarca yapılaşma, dolgu alanlar, kıyı müdahaleleri gölün kendi kendini yenileme kapasitesini zayıflattı. Bu doğrudan su seviyesini düşürmedi belki, ama gölü kırılgan hale getirdi. Gölü kritik seviyeye indiren şeyin, büyük ölçekli çekimler ve planlama eksikliği olduğu düşünülüyor. Evde musluğu biraz fazla açmakla gölün bu hale gelmeyeceğini de zaten hepimiz biliyoruz. Vatandaşın sorumluluğu var mı? Var. Ama sistemsel yükle bireysel yük aynı değil bunu da biliyoruz.
Sapanca gölü meselesi tek bir aktöre yıkılacak kadar basit bir mesele de değil. Stratejik su yönetimini planlamayan ve denetlemeyen kamu otoritesi, yüksek hacimli su kullanan sanayi ve büyük tahsis sahipleri, denetimsiz ve verimsiz tarımsal sulama sistemi ve evet kültürel tasarruf bilinci geliştiremeyen toplum yani biz hepimiz sorumluyuz gölün bu seviyelere gelmesinden.
KRİZ GELİNCE REFLEKS, KRİZ GEÇİNCE REHAVET!
Bilinen o ki bu göl tek bir kurum tarafından kollanmıyor. İşin içinde Belediyeler, su idareleri, çevre kurumları, merkezi idare falan var…Olabildiğince yetki var yani.
Ama tek merkezli, bağlayıcı, uzun vadeli bir havza yönetim planı disiplini yeterince güçlü uygulanmamış ki, parçalı kararlar, günü kurtaran çözümler oluyor.
Yani kriz gelince refleks, ama kriz geçince rehavet ortamı hakim.
GÖNÜL İSTİYOR Kİ…
Gönül istiyor ki Belediyeler “yetki bizde değil” demesin, kurumlar raporları raflarda bekletmesin, sanayi “üretim durur” bahanesine sığınmasın, STK’lar sadece basın açıklamasıyla yetinmesin, biz vatandaşlar da hortumu elimizden bırakmadan ahkâm kesmeyelim. Sapanca Gölü bu şehrin süsü değil, sigortasıdır. Yönetimler şeffaf su bütçesi açıklayacak, denetimi sıkılaştıracak, havza planını masaya koyacak, sivil toplum takipçisi olacak, veriyi talep edecek, biz de tüketim alışkanlığımızı değiştireceğiz. Çünkü bu mesele artık romantik bir gölümüzü koruyalım doğa hassasiyeti değil, yaşam hakkı meselesi.
Ve şunu unutmayalım:
Sapanca Gölü çekilirse sadece su çekilmez, bu şehirde çekilmez olur.
BUGÜN KARARIMIZI VERELİM!
Ayrıca bu göl kimsenin tapulu malı değil, kimsenin tekelinde de değil. Bu göl, bu coğrafyanın mirası bize, bu göl bize emanet, emanete hoyrat davranmanın hiçbir bahanesi, hiçbir
mazereti de olmaz, olamaz. Bugün biz vatandaş olarak susarsak, yarın susuz kalacağız. Bugün bazı istismarları görmezden gelirsek, yarın belki Sapanca da bir göl göremeyeceğiz. Sapanca Gölü’nü kurutan şey kuraklık değil, ertelenen sorumluluklar, görmezden gelinen uyarılar, hesabını sormadığımız istismarlar, kayıtsız kaldığımız ihmaller ve menfaatini geleceğin önüne koyan anlayışlardır esasında…
Bugün kararımızı verelim:
Bu şehir de gölünün, suyunun, kıymetini bilen mi olacağız,
yoksa suyun yokluğunu yaşayarak öğrenen mi olacağız…