6 Şubat depremlerinde milyonlarca insan tek bir amaç etrafında birleşti: Bir can daha kurtarmak, bir aileye daha umut olmak...

O günlerde insanlar, devlet kurumlarına da, belediyelere de, sivil toplum kuruluşlarına da, gönüllülere de bağış yaptı. Çünkü mesele siyaset değildi; mesele insan hayatıydı.

Aradan yıllar geçti.

Şimdi ise o dönemde milyonların güvenini kazanan bazı isimler ve kurumlar hakkında soruşturmalar yürütülüyor. Dosyalarda ciddi iddialar var. Elbette bu iddiaların doğru olup olmadığına mahkemeler karar verecek. Hukukun temel ilkesi budur.

Fakat asıl tartışılması gereken konu başka...Neden her felaketten sonra insanlar tek tek kişilere umut bağlamak zorunda kalıyor?

Neden yardım faaliyetleri, şeffaf ve sürekli denetlenen bir sistem yerine, birkaç popüler ismin güvenilirliğine teslim ediliyor?

Bir kişinin milyonlarca insanın vicdanını temsil edecek kadar büyütülmesi de yanlıştır, o kişiyi hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan "dokunulmaz" ilan etmek de...

Deprem günlerinde farklı düşünen insanlar bile birbirini hain ilan etti. "Şuna bağış yapmıyorsan vicdansızsın", "Buna güvenmiyorsan kötüsün" denildi.

Oysa demokrasi, en çok da paranın hesabını sorabilme hakkıdır.

Bağış yapan vatandaşın "Bu para nereye gitti?" diye sorması ayıp değildir.

Tam tersine, bu en doğal vatandaşlık hakkıdır.

Bugün yürüyen soruşturmaların sonucunu mahkemeler belirleyecek.

Suç varsa cezası verilir.

Yoksa da herkes beraat eder.

Ama bu süreç bize unutulmaması gereken bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:

Hiç kimse, ne kadar seviliyor olursa olsun, ne kadar ünlü olursa olsun, ne kadar iyi niyetli görünürse görünsün; kamu adına toplanan tek kuruş bile denetimin dışında kalmamalıdır.

Çünkü afet günlerinde insanlar sadece parasını değil, umudunu da emanet eder.