Bir kadının başvurusunun dikkate alınmadığı, şiddet ihbarının “aile içi meseledir” diye kapatıldığı, bir çocuğun ifadesinin onu daha da travmatize ettiği, bir hayvana işkence edenin elini kolunu sallayarak gezdiği bir düzende kanun, sadece bir dekor gibi kâğıt üstünde kalıyor. Böyle bir ülkede mağdurların, korkuyla yaşayanların, tedirginliğe alışanların, hatta artık yaşamayanların sayısı ne yazık ki her geçen gün artıyor. Bu tablonun arkasında ise yıllardır değişmeyen bir fon var, umursamazlık…
Sokak hayvanları toplatılırken “Ben ne yapabilirim ki?” diye geçiştiren yanımız, kadına şiddet haberine sadece “Yine mi?” tepkimiz, çocuk istismarında susmayı tercih eden kültürümüz… Bunların hepsi aynı yapbozun parçaları. Fail elbette suçludur; ancak suçu mümkün kılan koşulları sıradanlaştıran herkes de bir o kadar suçlu değil midir? Bir kadın defalarca yardım istediğinde duymayan kulak, bir çocuğun ifadesindeki kırılmayı görmeyen göz, sokaktaki hayvanların katlini görmezden gelen mahalleli masum mudur?
Her birimizin, en az bir kez vicdanını susturduğu bir an var. Ne yazık ki bu susturuşlar birikti, birikti, yol oldu ve bugünlere getirdi bizi.
Ancak ben yine de umutsuz değilim. Bu toplum aynı yerden, vicdanından başlayarak iyileştirebilir kendini. Vicdanı olan herkes, onu harekete geçirebilir. Bir hayvanın canını değersiz saydığımızda, bir kadının korkusunu olağanlaştırdığımızda, bir çocuğun suskunluğunu kader sandığımızda aslında onları değil kendi vicdanlarımızı terk ediyoruz. Evet, işin aslı bu değil mi? Duyarsızlaşıp vicdansızlaşıyoruz biz. Acımasız bir cümle gibi görünebilir ama sosyolojik, hukuki ve ahlaki bir gerçekliği yansıtmıyor mu sizce de?
Ayrıca bir gün, bu tabloyu sadece eleştiren değil, hesabını veren taraf olacağız hepimiz. Çünkü hiçbir toplum, çocuklarının gözyaşını, kadınlarının korkusunu, hayvanlarının acısını görmezden gelerek ayakta kalamaz. Belki de bu ülkenin en büyük sınavı tam da burada başlayacak.
Bu tutarsızlık ve süregelen duyarsızlık, yalnızca bireysel değil, koşar adım gelen sosyal çürümenin kokusudur aslında. Şiddetin sıradanlaştığı, merhametin zayıfladığı, hukukun etkisizleştiği, sözlerin değerinin azaldığı, kuralların esnediği, insan hayatının ucuzladığı bir çürüme... Bir mahallede kaybolan çocuğun sesi duyulmaz, bir evde şiddet gören kadın kaderine terk edilir, bir sokakta öldürülen hayvan kimsenin içini sızlatmaz olur. Vicdanlar susar, ses çıkmaz.
Bu sessizlik büyür; büyüdükçe de yalnızca mağdurların değil hepimizin yarınları kararır. Çünkü şiddeti görmezden gelen bir toplumda, adaletin işlemediği bir düzende, kimse artık gerçekten güvende değildir. Bugün sokakta bir hayvana kıyabilen el, yarın bir kadının kapısını çalabilir; bir çocuğun canını yakan zihniyet, ertesi gün başka birinin hayatına çöker.
Çürüme insan eliyle başlar; iyileşme de öyle. Bu ülke yeniden nefes almak istiyorsa herkes elini vicdanına, vicdanı da toplumun merkezine koymak zorunda. Her birimizin en küçük adaletsizliğe dahi kulak kabartması, iyileştirici bir çaba içine girmesi gerekiyor. Çünkü toplumlar en zayıf halkalarını koruyabildikleri ölçüde güçlü, koruyamadıkları yerde zayıftır.
Belki de tam bu nedenle bugün atacağımız en ufak duyarlı ve yapıcı adım, yarınların belirleyicisi olacaktır. Bir hayvanın hayatını önemseyen, bir kadının çığlığını duyan, bir annenin gözyaşını gören, bir çocuğun sessizliğini anlamaya çalışan her insan, bu karanlığı aydınlatacak ışık olabilir…Sonsuza dek aydınlık için, bugün kendiniz dışında birilerini görmeye ve bir başkasının yarasına merhem olmaya çalışarak minicik bir ışık yakmaya ne dersiniz?