Bazı mitler vardır; anlatıldıkları çağda kalmazlar.
Binlerce yıl geçer, imparatorluklar doğar ve ölür, tanrılar insanların zihninden çekilir, taş tapınaklar harabeye dönüşür. Fakat bazı hikâyeler, insanın ruhuna kazınmış bir işaret gibi yaşamaya devam eder.
Daidalos ile İkaros’un hikâyesi de böyledir.
Çünkü bu hikâye aslında kanatlardan, balmumundan ya da Güneş’ten ibaret değildir.
Bu, insanın özgürlük karşısındaki trajedisidir.
Daidalos aklın temsilcisidir.
İkaros ise arzunun.
Biri dünyayı nasıl aşacağını bilir; diğeri dünyayı aşmanın sarhoşluğuna kapılır.
Ve belki de insan dediğimiz varlık, bütün tarihi boyunca bu iki sesin arasında yaşamıştır.
Daidalos, yalnızca bir zanaatkâr değildir.
O, insan aklının karanlık tarafını da temsil eder.
Öyle bir zekâya sahiptir ki doğanın kendisine koyduğu sınırları aşabilecek araçlar yaratabilir. Labirentler kurar, mekanizmalar tasarlar, imkânsızı mümkün hâle getirir.
Fakat insanın en büyük laneti de burada başlar:
Aklıyla kurduğu şeyin içine kendisi de hapsolabilir.
Daidalos Minotauros için bir labirent yapar.
Sonra kendi yaptığı labirentin ve kendi kaderinin tutsağı olur.
Bu, insan uygarlığının en eski paradokslarından biridir.
İnsan şehirler kurar, sonra o şehirlerin kurallarına hapsolur.
Devletler kurar, sonra devletlerin yarattığı sınırlar içinde yaşar.
Para icat eder, sonra paranın kölesi olur.
Teknoloji üretir, sonra ürettiği teknoloji tarafından yönetilir.
Duvarları örer.
Sonra o duvarların neden var olduğunu unutup onların gölgesinde yaşamaya başlar.
Daidalos’un trajedisi tam olarak budur:
Kendi zekâsıyla inşa ettiği dünyanın mahkûmu olmak.
Sonra kanatlar gelir.
Tüyler ve balmumu...
İnsanın gökyüzüne yazdığı ilk itiraz.
Daidalos, oğluna uçmayı öğretirken ona yalnızca bir yöntem öğretmez.
Aslında ona insanın en eski bilgisini aktarır:
Özgürlüğün de bir bedeli vardır.
Ne fazla aşağı...
Ne fazla yukarı...
Çünkü hayat, çoğu zaman iki uçurumun arasında kurulmuş dar bir çizgidir.
Daidalos oğlunu uyarır.
Denizin üzerinde çok alçaktan uçma; nem kanatlarını ağırlaştırabilir.
Ama Güneş’e de fazla yaklaşma; sıcaklık balmumunu eritebilir.
Bu uyarı yalnızca fiziksel bir tedbir değildir.
Bir babanın oğluna söylediği en eski cümlelerden biridir:
“Özgür ol ama sınırlarını unutma.”
Fakat İkaros’un sorunu sınırları bilmemesi değildir.
Belki de asıl sorun, sınırların kendisine söylenmiş olmasından nefret etmesidir.
Çünkü gençlik, çoğu zaman kendisine söylenen her “yapma” cümlesinin arkasında gizli bir “neden?” arar.
İkaros uçmaya başladığında artık babasının oğlu olmaktan çıkar.
Kendi gökyüzünün insanına dönüşür.
Ve gökyüzü...
İnsana özgür olduğunu hissettiren en tehlikeli aynadır.
İkaros yükselir.
Biraz daha.
Sonra biraz daha.
Denizin küçüldüğünü görür.
Adaların küçüldüğünü...
Dünyanın aşağıda kaldığını...
Ve belki de ilk kez kendisini tanrıların seviyesine yaklaşmış hisseder.
İşte trajedi tam burada başlar.
Çünkü insanın en tehlikeli anı düştüğü an değildir.
Düşemeyeceğine inandığı andır.
İkaros artık uçtuğunu düşünmez.
Uçmanın kendisi olduğunu düşünür.
Aradaki fark küçüktür.
Ama ölümcüldür.
Çünkü insan bazen sahip olduğu güçle kendisini özdeşleştirir.
Zenginliği kendisi sanır.
Güzelliği kendisi sanır.
Zekâsı kendisi sanır.
İktidarı kendisi sanır.
Özgürlüğü bile kendisi sanır.
Oysa insanın sahip olduğu her şey, bir gün elinden çıkabilecek bir emanettir.
Kanatlar da öyledir.
Balmumu da.
Gençlik de.
Güç de.
Hayat da.
Güneş yükselir.
Balmumu erir.
Tüyler çözülür.
Kanatlar parçalanır.
Ve İkaros düşer.
Denize...
Sessizliğe...
Ölüme...
Fakat ben İkaros’un ölümünü yalnızca kibir olarak okumuyorum.
Çünkü İkaros’u yalnızca “uyarı dinlemeyen aptal çocuk” hâline getirmek, mitin asıl trajedisini küçültmektir.
İkaros belki de insanın kendisidir.
Çünkü insan, kendisine verilen sınırları her zaman sorgular.
Denizin ötesini görmek ister.
Gökyüzüne çıkmak ister.
Ay'a ulaşmak ister.
Ölümsüzlüğü arar.
Tanrıları anlamaya çalışır.
Kaderi değiştirmek ister.
Her yasak, onun zihninde yeni bir kapı açar.
Belki de medeniyet dediğimiz şey, biraz da İkaros’un o bitmeyen yükselişidir.
Fakat Daidalos’un trajedisi daha ağırdır.
Çünkü oğlunun düştüğünü görür.
Ve yaşamaya devam eder.
Bazen ölüm, ölenin değil geride kalanın cezasıdır.
İkaros özgürlüğün içinde ölür.
Daidalos ise hafızanın içinde yaşar.
Bir baba için bundan daha ağır bir labirent var mıdır?
Kendi elleriyle yaptığı kanatlar oğlunu kurtarmıştır.
Ama aynı kanatlar onu oğlundan da ayırmıştır.
Daidalos bundan sonra yalnızca bir mucit değildir.
O, “Keşke” kelimesinin mimarıdır.
Her insanın hayatında böyle bir an vardır.
Bir karar...
Bir cümle...
Bir yol...
Bir insan...
Ve ardından gelen sessizlik.
İnsan geçmişe dönüp baktığında bazen yaptığı şeyden değil, yapamadığı şeyden ölür.
Daidalos'un labirenti artık Girit'te değildir.
Onun labirenti kendi zihnindedir.
Peki İkaros gerçekten kaybetti mi?
Belki.
Ama başka bir açıdan bakıldığında, İkaros'un düşüşü insanlığın zaferlerinden biridir.
Çünkü insan bugün hâlâ uçuyorsa, bunun nedeni bir zamanlar birinin uçmayı denemiş olmasıdır.
İkaros’un kanatları eridi.
Ama insanın gökyüzüne duyduğu arzu erimedi.
Uçaklar yapıldı.
Uzaya çıkıldı.
Ay'a ayak basıldı.
Mars'a araçlar gönderildi.
İnsan, yeryüzünün kendisine çizdiği sınırları birer birer aşmaya devam etti.
Her büyük keşfin arkasında biraz Daidalos'un aklı, biraz da İkaros'un deliliği vardır.
Sadece akıl olsaydı insan hiçbir zaman yükselmeye cesaret edemezdi.
Sadece delilik olsaydı insan yükseldiği yerde nasıl hayatta kalacağını bilemezdi.
İnsanlığın ilerlemesi belki de bu iki kardeş kuvvetin arasındaki gerilimden doğmuştur:
Akıl ve arzu.
Tedbir ve cesaret.
Sınır ve özgürlük.
Fakat burada daha karanlık bir soru vardır:
İkaros Güneş'e neden bu kadar yaklaşmak istedi?
Belki de çünkü aşağıda kalmaktan yorulmuştu.
Belki de denizin üzerinde uçmak ona yetmemişti.
Belki de insan ruhunun en büyük hastalığı budur:
Elindekinin mucizesine alışmak.
Bir süre sonra uçmak bile sıradanlaşır.
Sonra daha yükseğe çıkmak istersin.
Daha fazla güç.
Daha fazla para.
Daha fazla bilgi.
Daha fazla aşk.
Daha fazla tanınmak.
Daha fazla özgürlük.
Ve insan, sahip olmadığı şeylerin peşinde koşarken sahip olduğu şeylerin değerini unutur.
İkaros'un trajedisi belki de tam olarak budur.
Uçmayı başarmış olması yetmemiştir.
Gökyüzünün tamamını istemiştir.
İnsan ise çoğu zaman sahip olduğu gökyüzünü, ulaşamadığı Güneş uğruna kaybeder.
Bu yüzden Daidalos ve İkaros miti bize yalnızca “fazla yükselme” demez.
Bize şunu söyler:
Kendini tanı.
Kanadını tanı.
Balmumunu tanı.
Güneşini tanı.
Ve en önemlisi, neyin uğruna uçtuğunu bil.
Çünkü her insanın hayatında bir Güneş vardır.
Kimi için iktidardır.
Kimi için para.
Kimi için aşk.
Kimi için şöhret.
Kimi için bilgi.
Kimi için intikam.
Kimi için Tanrı.
Ve insan, bazen hayatının tamamını o Güneş'e yaklaşmak için harcar.
Oysa Güneş'in ışığı kadar yakıcılığı da vardır.
Belki de gerçek bilgelik hiç uçmamak değildir.
Gerçek bilgelik, uçabileceğini bilip ne zaman yükselip ne zaman alçalacağını bilmektir.
Çünkü korkaklık özgürlük değildir.
Ama ölçüsüzlük de özgürlük değildir.
Özgürlük, sınırların yokluğu değil;
hangi sınırı aşacağını ve hangi sınırda duracağını seçebilme kudretidir.
Daidalos bize aklın önemini öğretir.
İkaros ise arzunun bedelini.
Biri bize kanat yapar.
Diğeri o kanatların neden yapıldığını hatırlatır.
Ve ikisinin arasında insan durur.
Elinde tüyler...
Avuçlarında balmumu...
Başının üzerinde sonsuz gökyüzü...
Karşısında ise Güneş.
İnsan her çağda aynı soruyla baş başa kalır:
“Ne kadar yükselebilirim?”
Belki de sorulması gereken soru bu değildir.
Asıl soru şudur:
“Yükseldiğimde kendimi kaybetmeden geri dönebilecek miyim?”
Çünkü bazı insanlar düştükleri için ölmez.
Bazıları, yükselirken kim olduklarını unuttukları için düşer.
İkaros'un kanatları eridiğinde gökyüzü onu terk etmedi.
Onu terk eden, kendi sınırlarının farkındalığıydı.
Ve deniz onu içine aldığında geriye yalnızca bir mit kalmadı.
İnsanlığın en eski aynalarından biri kaldı.
O aynada hepimiz biraz Daidalos'uz.
Biraz İkaros.
Biraz mahkûm.
Biraz mucit.
Biraz asi.
Biraz baba.
Biraz oğul.
Ve hepimiz, kendi hayatımızın görünmez labirentinden çıkabilmek için kanat yapıyoruz.
Fakat unutuyoruz:
Kanat insanı özgürleştirmez.
Kanat yalnızca insanın nereye gidebileceğini gösterir.
Onu özgürleştiren şey ise,
nereye gitmemesi gerektiğini anlayabilecek kadar kendini tanımasıdır.
Semih Aslanlar