Fark ettiniz mi bilmiyorum ama son yıllarda hayatımızdaki önemli değişimlerden biri de ulaşım alışkanlıklarımız oldu. Geçenlerde tren istasyonuna gittiğimde bunu bir kez daha fark ettim. Etrafıma baktım, istasyon eskisi kadar kalabalık değildi. Uzun zamandır tren bekleyen insanların oluşturduğu o eski kalabalıkları, ellerinde bavullarıyla sıraya girenleri, otobüs terminallerindeki yoğunluğu göremediğimi düşündüm. Bir zamanlar trenler ve otobüsler dolup taşardı. İnsanlar bir yerden başka bir yere gidebilmek için saatler öncesinden istasyona gelir, bilet kuyruğuna girer, otobüsün ya da trenin gelmesini beklerdi. Şimdi ise aynı insanların önemli bir bölümü kendi otomobiline binip yola çıkıyor.
Aslında bunun çok basit bir nedeni var. Eskiden otomobil sahibi olmak bugünkü kadar sıradan değildi. Her ailenin kapısının önünde bir araç bulunmazdı. Bir yere gidilecekse tren, otobüs veya minibüs tercih edilirdi. Toplu taşıma çoğu zaman bir tercih değil, zorunluluktu. Bugün ise durum oldukça farklı. Otomobil artık hayatımızın neredeyse vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Sabah işe giderken arabaya biniyoruz, çocuğu okula bırakırken arabaya biniyoruz, markete giderken arabaya biniyoruz, şehir içinde birkaç kilometrelik mesafeler için bile çoğu zaman otomobilin anahtarına uzanıyoruz. Birçok evde artık bir değil, iki otomobil bulunuyor. Dolayısıyla istasyonlardaki kalabalığın azalmasının karşılığını bugün şehirlerin caddelerinde görüyoruz.
Bir zamanlar aynı trende yüzlerce insan yolculuk ederken bugün aynı istikamete giden onlarca insan, birbirinden birkaç metre uzakta kendi otomobilinin içerisinde ilerliyor. Aynı yoldan gidiyor, aynı kırmızı ışıkta bekliyor, aynı trafik sıkışıklığının içerisinde dakikalarca hareketsiz kalıyor ama herkesin altında ayrı bir motor çalışıyor. Sonra da dönüp “Bu şehirde trafik neden bu kadar yoğun?” diye soruyoruz. Belki de cevabın önemli bir bölümü burada yatıyor. Aynı yere gitmek isteyen insanların büyük bir kısmı tek bir toplu taşıma aracını paylaşmak yerine ayrı ayrı otomobillerine biniyor. Böyle olunca yolların genişletilmesi, yeni kavşakların yapılması veya yeni otoparkların oluşturulması da sorunu tamamen çözmeye yetmiyor. Çünkü araç sayısı arttıkça şehirdeki trafik yükü de artıyor.
Bence şehir planlamasında da artık önemli bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Ulaşım sorununu sadece daha fazla araç sığdırarak çözmeye çalışmak yerine insanların daha az araç kullanacağı bir şehir düzeni kurmamız gerekiyor. Daha fazla yol, daha büyük kavşak ve daha fazla otopark elbette belli noktalarda ihtiyaç olabilir ancak bunların hiçbirisi tek başına ulaşım sorununu çözmez. Çünkü şehirde otomobil kullanmak zorunda kalan insan sayısı sürekli artıyorsa yaptığınız her yeni yol bir süre sonra yeniden dolacaktır. Asıl başarı, insanların otomobillerini evde bırakıp işine, okuluna veya şehir merkezine rahatlıkla ulaşabileceği bir sistem kurabilmektir.
Geçen gün istasyonda tren beklerken aklımdan geçen şey aslında biraz da buydu. Eskiden istasyonlar doluydu, şimdi yollar dolu. Eskiden aynı vagonda yüzlerce insan aynı yere giderdi, bugün aynı yolda yüzlerce otomobil birbirinin arkasında ilerliyor. Belki bu, toplum olarak daha zenginleştiğimizin bir göstergesi; belki de şehirlerimizin ulaşım anlayışında yanlış bir yere savrulduğumuzun işareti. Ama kesin olan bir şey var: İnsanların otomobil sahibi olması bir başarı olabilir, fakat herkesin otomobil kullanmak zorunda kaldığı bir şehir düzeni başarı değildir.