Tarihin yine en utanç verici günlerinden geçiyoruz.
İnsanların kıyafetleri ve inançlarıyla kalıplara sığdırılmaya çalışıldığı, aşağılandığı ve dışlandığı bir dönem daha yaşanıyor. Ve insanlığın ne kadar utanabilirse o kadar utanması gerekiyor.
Türkiye’de 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle başlayan ve “türbanlı” denilerek dışlanan kadınların çektiği işkence ve zulümler dünyaya en utanç verici toplum yozlaşması örneği olarak geçti.
Üniversitelerde ağızları kapatılarak kürsüden indirilen tesettürlü öğrenciler…
Eğitim hakları ellerinden alınarak okullarına alınmayan kız çocukları…
Oğullarının yemin törenlerine alınmayan Anadolulu anneler…
Öğrencilerinden kopmamak için okula girmeden önce türbanını perukla değiştirmek zorunda kalan öğretmenler…
Kamu kurumlarında çalıştırılmayan hatta kamu kurumuna girdiği gibi aşağılayıcı sözlere ve gözlere maruz kalan kadınlar…
İş hayatında sadece çaycı ve temizlikçi olarak istenen tesettürlü kadınlar…
Sokakta yürürken tesettürüne gelen saldırılara maruz kalarak başından zorla çıkarılmaya çalışılan örtüsüne sahip çıkmaya çalışan kadınlar…
“Türbanın yüzünden beynine kan gitmiyor” hakaretlerini duyan kadınlar…
Yobaz, öcü, geri kafalı, koyun ve nice hakaretleri sineye çekmek zorunda kalan kadınlar…
28 Şubat sonrasında iyice körüklenen tesettür nefreti ateşiyle nereye saldıracağını şaşıran insanlarla baş etmek zorunda kalan büyüklerimiz…
Ve daha bir çok utanç verici olay…
Nice insanın hayatı, tesettürü üzerinden verilen kararlarla değişti bu ülkede… Ve o kararları verenler en doğru demokrasiyi getirdiklerini savundular. Ama unuttukları bir detay var ki bu ülke savaşlarla kurtarılırken, cephedeki kadınların başında örtüleri, dillerinde Allah vardı…
Sahi sormak lazım. Demokrasi kimin içindi? Anadolu kadınına mı, yoksa…?
Ne yazık ki bu utanç verici örnekler bile insanların ne vicdanına ne de ufkuna dokunamamış ki, Azerbaycan’da devlet okullarında başörtüsünü kısıtlayan uygulamalar da bugün tam olarak böyle bir utancı kendi elleriyle kendine yaşatıyor.
Türkiye’de yıllarca yaşanan acıların, dökülen gözyaşlarının ve yarım kalan hayallerin hâlâ unutulamayacak kadar taze olduğu bir dönemde, kardeş bildiğimiz Azerbaycan’dan gelen bu haberlerle ister istemez geçmişe gittik.
Çünkü biz bu hikâyeyi daha önce yaşadık. Hem de en ağır haliyle…
Başörtüsü, 1980’li yıllarda yalnızca bir kıyafet meselesi olarak görülmedi. Bir kadının hangi okula gidebileceğini, hangi mesleği yapabileceğini, geleceğini nasıl kurabileceğini belirleyen yozlaştırıcı ve ayrıştırıcı ırkçı bir hareket olarak topluma sindirildi. İnsanlar bilgi ve yetenekleriyle değil, başlarındaki örtüyle değerlendirildi.
En akıl dışı olansa bütün bunlar, özgürlük, çağdaşlık ve eşitlik gibi kavramlar üzerinden normalleştirilmeye çalışıldı. Oysa gerçek eşitlik, insanların; din, dil, ırk gibi farklılıklarını gözetmeksizin haklarını eşit şekilde elde edebilmesidir.
Başörtülü kadınlar, kendilerini defalarca açıklamak zorunda bırakıldı. İnançlarını ve eğitim haklarını savunmaları, bazen yalnızca bir sınav salonuna girebilmek için bile mücadele etmeleri gerekti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2013’te verdiği mücadeleyle bugün gerçek demokrasi ve eşitlik Türkiye’de de yaşanabiliyor. Ancak geçmişte yaşanan zulüm ve işkenceler öylece silinip gitmiyor. Yarım kalan hayatlar ve hayaller unutulmuyor, unutulmayacak.
Tam da bu nedenle Azerbaycan’da verilen kararı kınıyor ve lanetliyorum.