28 Eylül, Ganire Paşayeva’nın aramızdan ayrılışının üçüncü yıl dönümüydü.
Bazı insanlar bu dünyadan göçtüğünde geriye yalnızca bir isim ve iki tarih kalır. Bazıları ise ardından bir fikir, bir duruş ve nesilden nesile taşınacak bir ülkü bırakır.
28 Eylül 2023’te aramızdan ayrılan Ganire Paşayeva, benim için ikinci gruptaki insanlardan biriydi. Aramızdan ayrılışının üçüncü yıl dönümünün hemen ardından onu yalnızca Azerbaycanlı bir siyasetçi olarak değil; Türkiye sevdasıyla, Türk dünyasının birlik idealine duyduğu inançla ve ardında bıraktığı mücadeleyle hatırlamak istiyorum.
Onu anarken zihnimde tek bir soru beliriyor: Bir insanı milletine ve vatanına bağlayan nedir?
Sadece kan mı? Doğduğu coğrafya mı? Nüfus kâğıdında yazan birkaç kelime mi?
Ben buna inanmıyorum. Çünkü ben de kendi hikâyemi biliyorum.
Ben, Kafkasya’nın kadim halklarından birinin, sürgünün acısını nesiller boyunca hafızasında taşıyan Çerkeslerin bir evladıyım.
Atalarımız Kafkasya’dan koparıldı. Evlerini, köylerini, mezarlarını ve hatıralarını arkalarında bırakıp Osmanlı topraklarına geldiler. Yanlarında büyük servetler yoktu. Fakat dillerini, kültürlerini, geleneklerini, onurlarını ve vatan hasretlerini getirdiler.
Bu topraklar onlara yeniden yuva oldu.
Çocukları burada doğdu. Torunları burada büyüdü. Bu toprağın ekmeğini yediler, acısını paylaştılar ve geleceğini kendi gelecekleri bildiler.
Bugün ben de onların torunu olarak aynı şeyi söylüyorum:
Ben Çerkes’im. Kökümü biliyorum. Kökümden utanmıyorum, onu inkâr etmiyorum. Ama bu vatan benim evim.
Türkiye benim için üzerinde tesadüfen yaşadığım bir coğrafyanın adı değildir.
Atalarımın sürgünden sonra yeniden kök saldığı, ailemin yuva kurduğu, çocuklarımın geleceğini emanet ettiğim vatandır.
İşte belki de bu nedenle Ganire Paşayeva’nın Türkiye sevgisini başka türlü okuyorum.
O Azerbaycanlıydı ve kendi vatanına bağlıydı. Fakat Türkiye’yi de yabancı görmüyordu. Çünkü insanın kökünü bilmesi ile vatanına bağlı olması birbirinin rakibi değildir.
Tam tersine, kökünü bilen insan aidiyetin kıymetini daha iyi bilir.
Benim Türklük anlayışım da burada başlıyor.
Türklük benim için başkasının kimliğini inkâr etmek değildir. Bir insanı kökeninden, dilinden veya kültüründen vazgeçirmeye çalışmak hiç değildir. Ben zaten sürgünün ne demek olduğunu atalarının hikâyesinden bilen biriyim. Bir topluluğun dilinin, kültürünün ve hafızasının ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi bilirim.
Bu nedenle Turan ülküsünü de başkasına karşı kurulmuş bir üstünlük veya düşmanlık fikri olarak görmüyorum.
Benim Turan anlayışım; Ankara ile Bakü’nün birbirinin acısını kendi acısı bilmesidir. Anadolu’daki bir gencin Semerkant’ı, Buhara’yı, Türkistan’ı tanımasıdır. Azerbaycan’daki bir çocuğun Çanakkale denildiğinde bunun yalnızca Türkiye’nin tarihindeki uzak bir hadise olmadığını hissetmesidir.
Turan benim için haritaları değiştirmekten önce gönüller arasındaki mesafeleri kaldırmaktır.
Dilde yakınlaşmaktır. Kültürde buluşmaktır. Bilimde ortaklaşmaktır. Sanatta, eğitimde, ekonomide ve teknolojide birlikte güçlenmektir.
Ganire Paşayeva’nın hayatında gördüğüm ülkü de büyük ölçüde buydu. Türk dünyasının birlik ve beraberliğini savunuyor, özellikle genç nesillerin ortak kültür ve kimlik bağlarını öğrenmesine önem veriyordu.
Milletlerin kardeşliği kalple kurulur. Geçmişimizin büyüklüğüyle övünmek kolaydır.
Asıl mesele, o geçmişe layık bir gelecek bırakabilmektir.
Çocuklarımız Dede Korkut’u da bilmeli, Ahmet Yesevi’yi de. Fuzûlî’yi, Nesimî’yi, Cengiz Aytmatov’u da tanımalı. Bakü’yü, Şuşa’yı, Semerkant’ı ve Buhara’yı yalnızca haritadaki şehirler olarak değil, büyük bir kültür havzasının parçaları olarak görebilmeli.
Ama aynı çocuk, bu topraklarda yaşayan Çerkes’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Boşnak’ın, Arnavut’un ve daha nice insanın hikâyesini de bilmeli.
Çünkü güçlü devlet, insanlarını birbirine benzeterek değil; ortak vatan duygusunda buluşturarak güçlenir.
Ben kendi adıma bu duyguyu çok derinden taşıyorum. Kafkasya benim köklerimin hikâyesidir. Çerkeslik atalarımdan kalan emanettir. Türkiye ise benim evimdir.
Bu bayrak benim bayrağımdır. Bu devlet benim devletimdir. Bu vatan benim vatanımdır. Ve insan evini sever. Evini korur. Evindeki kardeşinin kimliğine saygı duyar. Evlatlarına da o evin kıymetini öğretir.
Uğruna yaşadığınız bir fikriniz, milletinize bıraktığınız bir sözünüz ve insanların kalbine dokunan bir sevdanız varsa, ölüm yalnızca bedeni alabilir. Ülküyü alamaz.
Ve bize düşen; bu mirası kuru hamasetle değil, ilimle, ahlakla, adaletle, üretimle ve kardeşlikle geleceğe taşımaktır.
28 Eylül’de, aramızdan ayrılışının üçüncü yıl dönümünde bir kez daha rahmetle andığımız Ganire Paşayeva’nın hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
İnsanın kökü kim olduğunu söyler. Vatanı ise nereye ait olduğunu.
Ben kökümü biliyorum. Ve evimin neresi olduğunu da biliyorum.
Ganire Paşayeva’yı sevgi, saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.