Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda dünya liderleri bir kez daha aynı çatı altında toplandı. Farklı bayraklar, farklı diller, farklı inançlar ve farklı çıkarlar…

Fakat temsil ettikleri milyarlarca insanın değişmeyen tek bir gerçeği var: Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı konuşmada söylediği, “Bir gün herkes insanlığın ortak vicdanına sığınmak zorunda kalacak.” sözü üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.

Çünkü çağımızın en büyük meselesi belki de tam burada başlıyor: Vicdan.

İnsanlık bilimde ilerledi, teknolojide çağ atladı, uzaya ulaştı, okyanusların derinliklerine indi. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna saniyeler içinde ulaşabilen bir medeniyet kurduk. Fakat bütün bu ilerlemenin içerisinde birbirimizin acısını hissetme kabiliyetimizi kaybedersek, gelişmişliğimizin ne anlamı kalır?

Bir an için dünyaya yukarıdan baktığımızı düşünelim. Evrenin sonsuzluğu içerisinde küçücük, mavi bir gezegen…

Oradan bakıldığında ülkelerin sınırları görünmüyor. Haritalarda çizdiğimiz çizgiler, uğruna savaştığımız toprak parçaları, ördüğümüz duvarlar görünmüyor.

Sadece Dünya görünüyor. Ve üzerinde yaşayan insan. O halde sormamız gerekiyor:

Bu küçücük gezegene neden sığamıyoruz?

İnsan ömrü nedir ki birbirimize böylesine büyük acılar bırakıyoruz? Seksen yıl, doksan yıl…

Sonra hepimiz gidiyoruz. Devlet adamları da gidiyor, zenginler de fakirler de, komutanlar da askerler de… Uğruna mücadele ettiğimiz topraklar ise burada kalıyor.

İşte bu yüzden barış, güzel bir temenniden ibaret değildir. Barış, insanlığın ortak geleceğinin meselesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsünde dikkat çektiği üzere dünya, son bir yıl içerisinde 60’tan fazla çatışma ve savaşa sahne oldu. Gazze’den Ukrayna’ya, Sudan’dan dünyanın farklı coğrafyalarına kadar savaşın adı ve tarafları değişiyor; fakat geride bıraktığı acı değişmiyor.

Haberlerde rakamlar duyuyoruz: Yüz kişi, beş yüz kişi, bin kişi… Zaman geçtikçe rakamlara alışıyoruz.

Oysa her rakamın ardında bir insan hayatı var. Yarım kalmış bir sofra, dönmesini bekleyen bir anne, kapının açılmasını bekleyen bir çocuk, söylenememiş son sözler ve gerçekleştirilememiş hayaller var.

Savaşın istatistiği vardır; acının yoktur.

Filistinli bir annenin evladı için duyduğu korkuyla Ukraynalı bir annenin korkusu, insanlığın terazisinde farklı değildir.

Çünkü çocuğun gözyaşının milliyeti, acının dini, vicdanın pasaportu olmaz.

Bu nedenle gerçek barışın yolu yalnızca silahların susmasından geçmez. Barışın temelinde adalet olmak zorundadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında uluslararası hukukun güçlü ve zayıf için aynı şekilde uygulanması gerektiğine yaptığı vurgu da tam olarak bu noktada anlam kazanıyor.

Adaletin olmadığı yerde bir süre sessizlik olabilir; fakat kalıcı huzur kurulamaz.

Dünyanın ihtiyacı yalnızca daha güçlü ordular, daha gelişmiş silahlar ve daha yüksek duvarlar değildir. İnsanlığın aynı zamanda daha güçlü bir adalet duygusuna ve daha büyük bir ortak vicdana ihtiyacı vardır.

Çünkü artık hiçbir ülke dünyanın geri kalanından bağımsız değildir. İnsanlığın kaderi hiç olmadığı kadar birbirine bağlı.

Bir gün insanoğlu başka gezegenlere ulaşabilir. Mars’ta şehirler kurabilir, bugün hayal dahi edemediğimiz teknolojilere sahip olabilir.

Fakat insan, karşısındaki insanın acısını hissetmeyi öğrenemezse gittiği her yere kendi kavgasını da götürecektir.

Mesele dünyanın küçüklüğü değil, insanın vicdanını büyütebilmesidir.

Bir gün gelecek ve gelecek nesiller bugünün dünyasına bakacak.

Savaşları, yıkılan şehirleri, göç yollarındaki insanları ve çocukların yaşadığı acıları okuyacaklar. Ve belki bize yalnızca tek bir soru soracaklar:

“Bütün bunlar yaşanırken siz ne yaptınız?”

O gün vereceğimiz cevabı bugünden düşünmek zorundayız.

Çünkü evren çok büyük, Dünya çok küçük ve insan ömrü sandığımızdan çok daha kısa.

Birbirimizden nefret ederek tüketecek kadar uzun bir hayatımız yok. Çocuklarımıza bitmeyen kavgaları miras bırakacak kadar da bu dünyanın sahibi değiliz.

Öyleyse gelecek nesillere daha fazla mezar değil, daha fazla umut; daha fazla nefret değil, daha fazla merhamet; daha fazla savaş hikâyesi değil, barış içerisinde yaşanmış bir dünya bırakalım.

Çünkü bu Dünya aslında hepimize yeter. Toprağı da yeter, gökyüzü de, denizi de…

Yeter ki insanın gözü doysun, vicdanı büyüsün ve insan yeniden insanı hatırlasın.