Sanki gökyüzü, kendi günahlarının yasını tutar gibi karanlığı omuzlarıma bırakıyor. Sokak lambaları titrek bir vicdan gibi; ne aydınlatmaya cesaretleri var, ne de tamamen sönmeye… Ben ise arada kalmış bir hüküm gibiyim—verilmiş ama kabul edilmemiş.
İçimde bir mahkeme kurulmuş çoktan.
Adına “tin” diyorlar, ama ben biliyorum; bu bir yargı değil, bu bir çürümenin anatomisi. Her düşünce bir sanık, her hatıra bir delil… Ve ben, hem hâkimim hem mahkûm. Kendi içimde kendime karşı açılmış bir davanın ebedi duruşmasındayım.
İnsan…
Ne kadar da kırılgan bir maske. Altında ne sakladığını bilen yok.
Ahlak dediğin şey, sadece korkunun estetik bir biçimi. Sevgi ise çoğu zaman sahip olma arzusunun makyajlanmış hâli. Bu yüzden kalabalıklar içinde bile yalnızlık çürür insanın içinde—sessiz, ağır ve kaçınılmaz.
Bir zamanlar umut dediğimiz şey, şimdi sadece geceleri uykumu bölen bir hayalet.
Kapımı çalmıyor artık; çünkü biliyor… İçeri girse bile, burada yaşayacak bir yer yok. Her şey çoktan yanmış. Geriye sadece küllerin fısıltısı kalmış:
“Sen, kendi kendini tüketen bir ateştin.”
Bohem bir ruhun laneti budur belki de…
Dünyaya ait olamamak.
Ne düzenin içinde eriyebilmek, ne de tamamen kopup özgürleşebilmek. Arada kalmış bir titreşim gibi, ne varlık ne yokluk… Sadece bir geçiş.
Ezoterik öğretiler hep bir kapıdan söz eder.
İçeri girenlerin değiştiği, geri dönenlerin artık aynı olmadığı bir kapı…
Ama kimse söylemez: O kapıdan geçtikten sonra, geri dönecek bir “sen” kalmaz.
Ben o kapıdan geçtim.
Ve şimdi aynaya baktığımda gördüğüm şey bir yüz değil…
Bir yankı.
Kendime yabancılaştım.
Zaman bana ait değil artık; ben zamana aitim. Her saniye, varlığımı biraz daha eksilten bir borç gibi işliyor içimde. Ve ben, bu borcu ödeyemeyeceğimi bile bile yaşamaya devam ediyorum.
Belki de hayat dediğimiz şey…
Sadece ertelenmiş bir vedadır.
Ve ben, her gün biraz daha vedalaşıyorum.
İnsanlardan, hatıralardan, kendimden…
Ama en çok da, bir zamanlar inandığım o masumiyetten.
Çünkü artık biliyorum:
Bu dünya bir sahne değil…
Bir sınav da değil…
Bu dünya—
Kendi içimizde kaybolmamız için kurulmuş kusursuz bir labirenttir.

Semih Aslanlar