Makul bir şüphe ipleri eline alırken; defteri dürülmüş hislerin, ifadeden yoksun bakan donuk gözleriyle bakıyorsun kendine. Dudağının kenarına iliştirdiğin cesaretin, Sanki bir şelalenin anaforuna kapılıp gidiyor.
Beyninde yatanla, koynunda yatan içinde savaşırken; Israrla koruduğun sadakatin, nereden geldiği meçhul kör bir kurşunla kim vurduya gidiyor... Parmak uçlarında yürüdüğün, güzergâhı mayın dolu bir yol gibi sanki hayatın; Sırf manzarası güzel diye neşene neşe katıyor.
Oysa en tehlikeli uçurumlar, Kenarında çiçek açanlardır. En büyük yangınlar, Uzaktan bakınca gün batımı sanılanlardır.
Şimdi gecenin tam ortasında; Kendine ait olmayan umutların enkazı arasında dolaşıyor, Kendi sesinin yankısını bile yabancı bir dil gibi dinliyorsun. Bir zamanlar uğruna savaştığın şeylerin, Bugün hangi mezarlığın taşında isim olduğunu bilmiyorsun artık.
Çünkü insan bazen kaybettiği için değil, Kaybettiğini geç fark ettiği için yıkılır.
İçinde büyüttüğün o sessizlik; Bir mabedin huzuru değil, Yıkılmış bir şehrin ardından çöken tozdur yalnızca. Ve sen, her nefesinde biraz daha gömülürken kendi harabelerine, Buna kader demeyi tercih ediyorsun.
Belki de mesele; Karanlığın içinde kaybolmak değil... Karanlığa alışıp ona ev demektir.
İşte o vakit; Vicdanının mahkeme salonunda bütün tanıklar susar. Hakim sensindir, sanık sensindir, cellat sensindir. Verilecek her hüküm önceden yazılmış gibidir.
Ve insan, Kendisinden kaçamadığını anladığı gün, Yolun sonuna değil; Asıl başlangıcına ulaşır.
Çünkü bazı geceler sabah olmak için değil, İnsana kendi uçurumunun derinliğini göstermek için vardır.
Çünkü bazı geceler sabah olmak için değil, İnsana kendi uçurumunun derinliğini göstermek için vardır.
Ve ben bilirim; İnsan en çok da kendi içinde kaybolur. Haritaların gösteremediği, pusulaların yön tayin edemediği o karanlık coğrafyada... Her adım bir tereddüt, Her nefes bir muhasebe, Her düşünce ise kendi kuyusuna düşen bir yankıdır.
Bir vakitler uğruna yeminler edilen sadakatlerin, Pas tutmuş anahtarlar gibi unutulmuş çekmecelerde çürüdüğünü gördüm. Sevgilerin çıkarla, dostlukların korkuyla, inançların ise menfaatle yer değiştirdiği çağlarda; İnsan yüzüne bakınca ruhunu değil, Maskesini görmeye alışıyor.
Bu yüzden kalabalıklardan korkmuyorum artık. Asıl korkum; İçinde insan kalmamış bedenlerin çoğalmasıdır.
Bak... Her köşe başında başka bir hakikat satıcısı, Her sokakta başka bir kurtarıcı, Her aynada başka bir yalancı dolaşıyor.
Ve herkes kendini aklamaya çalışırken, Kimse gerçeğin yüzüne bakmaya cesaret edemiyor.
Çünkü gerçek; Okşamaz.
Gerçek; Teselli etmez.
Gerçek; İnsanın boğazına düğümlenen bir taş gibi oturur ve ona bütün kaçışlarının boşuna olduğunu hatırlatır.
Şimdilerde gecenin ağır yükünü omuzlayıp yürürken, Düşüncelerimin arasında eski bir savaş meydanını geziyor gibiyim. Zafer naralarının çoktan sustuğu, Bayrakların çürüyüp toprağa karıştığı, Kahramanların isimlerinin unutulduğu bir meydan...
Ve anlıyorum ki; Zaman dediğimiz şey, Aslında bütün putları yıkmak için çalışan görünmez bir cellattır.
Ne gençlik kalır elinde, Ne öfke, Ne güzellik, Ne de ölümsüz olduğunu zanneden kibir...
Hepsini tek tek söker alır senden.
Geriye yalnızca şu soru kalır:
"Yaşadığın şey gerçekten hayat mıydı, Yoksa ölüm gelene kadar oyalanmak için kurduğun uzun bir bahane miydi?"
İşte o sorunun cevabı, İnsanın bütün ömründen daha ağırdır.
Çünkü bazı insanlar ölmeden önce defalarca ölür. Bazıları ise yaşadığını zannederek mezarına kadar yürür.
Ve gecenin sessizliğinde, Kendi gölgesine bile yabancılaşmış bir ruh olarak şunu görüyorum:
Kozmosun bütün düzeniyle övünenler de, Kaosun bütün özgürlüğüne tapanlar da, Sonunda aynı suskunluğun kapısına varacak.
Orada ne alkış olacak, Ne mazeret, Ne de saklanacak bir perde...
Yalnızca insanın kendisiyle baş başa kaldığı, Mutlak bir sessizlik...
Ve o sessizlikte, Bütün ömrün boyunca kaçtığın hakikat, Kendi sesin gibi fısıldayacak kulağına:
"Senden geriye ne kaldı?"
Semih Aslanlar