“Bir milletin en büyük serveti, sahip olduğu doğal kaynaklar ya da teknolojisi değil; hafızasıdır. Hafızasını kaybeden toplumlar ise zamanla kimliğini de kaybeder.”

İçinde yaşadığımız çağ, insan hayatını hiç olmadığı kadar kolaylaştırırken aynı zamanda fark edilmesi güç bir yoksullaşmayı da beraberinde getirdi. Bu yoksullaşma ekonomik değil, kültüreldir.

Bugün artık bilgiye birkaç saniyede ulaşıyoruz; ancak bilgeliğe eskisi kadar yaklaşamıyoruz. Her şeyi biliyoruz ama çok az şeyi gerçekten hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlamak yerine kaydetmeyi, öğrenmek yerine aramayı, yaşamak yerine paylaşmayı tercih ediyoruz.

Toplumların belleği sadece arşivlerde saklanan belgelerden oluşmaz. Asıl hafıza; dedelerin anlattığı hikâyelerde, ninelerin öğütlerinde, mahalle kültüründe, komşuluk ilişkilerinde, bayram sofralarında, düğünlerde, cenazelerde, selamlaşmalarda ve ortak acılarda yaşar. İşte bugün en büyük kaybımız da tam olarak budur.

Eskiden insanlar aynı sokakta büyür, birbirinin çocuğunu kendi evladı gibi sahiplenirdi. Mahalle yalnızca evlerin yan yana dizildiği bir yer değil, karakterin şekillendiği bir okuldu.

Kalabalıklar içinde yalnızlaşan bir toplum hâline geldik.

Teknoloji bizi birbirimize bağladı deniliyor. Oysa hiç bu kadar kopuk olmamıştık. Binlerce arkadaş listemiz var ama derdimizi anlatacak birkaç dost bulmakta zorlanıyoruz.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü kültür, yalnızca müzelerde sergilenen eski eserlerden ibaret değildir. Kültür; bir toplumun düşünme biçimi, utanma duygusu, vicdanı, merhameti ve ortak ahlakıdır. Bu değerler zayıfladığında yalnızca gelenekler değil, insanın kendisi de değişmeye başlar.

Bugün çocuklarımız ekranlardan dünyayı tanıyor; fakat kendi mahallesini tanımıyor. Küresel kültürün etkisiyle yabancı kahramanları ezbere biliyor; ama kendi tarihinin isimlerini tanımakta zorlanıyor. Algoritmalar onların ne izleyeceğine karar verirken, ailelerin çocuklarına ayırdığı zaman her geçen gün azalıyor.

Sadece çocuklar değil, yetişkinler de aynı girdabın içinde.

Derinlik yerine hız, bilgi yerine kanaat, araştırma yerine önyargı hâkim oluyor. Bir haberi doğrulamadan paylaşmak, bir insanı tanımadan yargılamak sıradanlaştı.

En acısı ise ahlaki yozlaşmanın normalleşmesidir.

Doğruluk artık çoğu zaman kazandırmayan bir özellik olarak görülüyor. Çalışmadan kazanma arzusu, emek vermeden yükselme isteği, gösteriş uğruna yaşanan hayatlar, tüketim çılgınlığı ve “ben” merkezli yaşam anlayışı toplumun ruhunu kemiriyor.

Eskiden insanlar “ayıp olur” diye yanlış yapmaktan çekinirdi.

Bugün ise “yakalanır mıyım?” hesabı yapılıyor.

İşte yozlaşmanın en açık göstergesi budur.

Kültürel hafızanın zayıflaması yalnızca geleneklerin kaybolmasına neden olmaz; adalet duygusunu, vicdanı ve toplumsal dayanışmayı da aşındırır.

Oysa güçlü toplumlar teknolojiyi reddeden değil; teknolojiyi kendi kültürüyle buluşturabilen toplumlardır. Dijital çağın imkânlarını kullanırken özünden kopmayan milletler ayakta kalabilir.

Bugün yeniden aileyi konuşmalıyız. Yeniden kitapları, öğretmenleri, sanatçıları, mahalleyi, komşuluğu ve büyüklerimizin tecrübelerini konuşmalıyız.

Bir milletin geleceği, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; çocuklarına bırakabildiği kültürel mirasın gücüyle ölçülür.

Ve unutmayalım…

Toprak kaybeden milletler yeniden toprak kazanabilir. Servet kaybedenler yeniden zenginleşebilir. Ama hafızasını kaybeden toplumlar, en ağır yıkımı yaşar; çünkü kim olduğunu unutan bir millet, nereye gideceğini de bilemez.

Bu yazıyı kaleme alırken, Sakarya basınının duayen isimlerinden, kıymetli ağabeyim Tuncer KALAYCI artık aramızda değil, onu kaybettik. Cümleleri kurarken zorlandım. Kendisine rahmet, ailesine, sevenlerine ve basın camiasına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Onun kalemi sustu belki; fakat geride bıraktığı izler, mesleğine kattığı değer ve o dik duruş yaşamaya devam edecektir. Yolun ışıklı olsun ağabeyim…