Bugün dediğimiz şey, zamanın ortasında kurulmuş geçici bir mahkemedir. Dün burada yargılanır, yarın burada hüküm bekler. İnsan ise bu mahkemenin hem sanığı hem hâkimi hem de unutulmaya mahkûm şahididir.
Çünkü bugün, dünün yarınıdır.
Dün gece gözlerini kapatırken ulaşmayı umut ettiğin, korkuyla beklediğin ya da hiç gelmeyecekmiş gibi ertelediğin o meçhul vakit, şimdi önünde durmaktadır. Dün adına “yarın” dediğin şeyin içindesin. Fakat ona kavuştuğun anda büyüsü bozulmuş, bilinmezliğini kaybetmiş ve sıradan bir bugüne dönüşmüştür.
İnsan, ulaşamadığı zamanı kutsar; içine girdiği zamanı ise tüketir.
Dün, bugünü bir kurtuluş kapısı sanmıştın. Belki acılarının hafifleyeceğine, hayatın yeniden başlayacağına, bazı insanların geri döneceğine, bazı yaraların kapanacağına inanmıştın. Oysa bugün geldi ve beraberinde hiçbir mucize getirmedi. Güneş yine aynı yorgun gökyüzüne doğdu. Aynalar yine aynı yüzü gösterdi. İçindeki boşluk, takvim yapraklarının değişmesiyle dolmadı.
Çünkü zaman ilerler; fakat insan her zaman ilerlemez.
Bazen bedenimiz yarına ulaşır, ruhumuz dünde kalır. Sokaklarda bugünün insanı gibi yürür, fakat yıllar önce söylenmiş bir sözün enkazında yaşamaya devam ederiz. Herkes bizi hayatta sanır; oysa biz çoktan geçmişte kurulmuş karanlık bir odada, kapanmayan bir kapının sesini dinlemekteyiz.
Ve bugün, aynı zamanda yarının dünüdür.
Şu an yaşadığın her şey, henüz farkında olmasan da hatıraya dönüşmek için hazırlanıyor. Oturduğun sandalye, baktığın pencere, duyduğun ses, sevdiğin insan, öfkelendiğin yüz, içtiğin kahve, sustuğun cümle… Hepsi yarının zihninde solgun birer gölge olacak.
Bugün değer vermediğin şeyleri yarın özleyebilirsin.
Bugün yanında olan birinin sesini, yarın yalnızca hafızanın karanlık koridorlarında arayabilirsin. Şimdi seni yoran bir gün, yıllar sonra geri dönmek istediğin en güzel zaman olabilir. Çünkü insanın trajedisi, yaşadığı anın kıymetini çoğu zaman ancak o an öldükten sonra anlayabilmesidir.
Her gün doğar, yaşar ve gece olduğunda ölür.
Takvim, zamanın mezarlığıdır. Her koparılan yaprak, yaşamış olduğumuz bir günün ölüm ilanıdır. Biz buna “geçmiş” deriz; çünkü kaybettiklerimize daha asil isimler vermeyi severiz. Oysa geçmiş, geri dönmeyenlerin ülkesidir. Orada çocukluğumuz, gençliğimiz, eski dostlarımız, yarım kalan aşklarımız ve artık aynalarda göremediğimiz yüzlerimiz yaşamaktadır.
Zaman hiçbir şeyi gerçekten yok etmez; yalnızca erişilmez hâle getirir.
Dün hâlâ vardır, fakat ona dokunamazsın. Yarın belki vardır, fakat ona güvenemezsin. Elinde yalnızca bugün bulunur; fakat onu da çoğu zaman dünün pişmanlıklarına ve yarının korkularına kurban edersin.
İnsan, sahip olduğu tek zamanı yaşamadan tüketen tuhaf bir varlıktır.
Geçmişi değiştirmeye çalışırken bugünü kaçırır, geleceği kontrol etmeye çalışırken şimdiyi zehirler. Dün için kendini suçlar, yarın için kendini korkutur. Böylece hayat, yaşanan bir hakikat olmaktan çıkar ve zihinde sürdürülen bitmek bilmeyen bir duruşmaya dönüşür.
Oysa dün artık susmuştur.
Ne kadar bağırırsan bağır, sana cevap vermeyecektir. Yarın ise henüz konuşmayı öğrenmemiştir. Bütün sesler bugünde yükselir. Bütün kararlar bugün verilir. Bütün vedalar, bütün başlangıçlar ve bütün ihanetler bugünün dar koridorlarında gerçekleşir.
Bugün, geçmişle gelecek arasında gerilmiş ince bir iptir.
Bir tarafında pişmanlık, diğer tarafında kaygı vardır. İnsan bu ipin üzerinde yürürken kendisini ölümsüz sanır. Hâlbuki her adımında biraz daha eksilir. Her sabah geleceğinden bir gün alır, her gece onu geçmişine bırakır.
Yaşam dediğimiz şey, geleceğin yavaş yavaş geçmişe dönüşmesidir.
Doğduğumuz anda önümüzde uzun bir yarınlar ordusu vardır. Yıllar geçtikçe bu ordu azalır, arkamızdaki dünler çoğalır. Sonunda insanın geçmişi geleceğinden daha büyük hâle gelir. İşte yaşlanmak, aynada beliren çizgilerden önce budur: Hatıraların umutlardan fazla olmaya başlamasıdır.
Fakat yine de bugün vardır.
Bütün yorgunluğuna, bütün anlamsızlığına ve bütün geçiciliğine rağmen bugün, insanın elindeki tek isyandır. Dünün hükmünü bozamasan da bugünün tavrını değiştirebilirsin. Yarının ne getireceğini bilemesen de ona nasıl bir insan bırakacağına karar verebilirsin.
Belki zamanı durduramazsın; fakat onun önünde nasıl duracağını seçebilirsin.
Bugünü sıradan bir gün sanma. O, dün gece ulaşmak için hayatta kaldığın yarındır. Aynı zamanda yarın sabah geri dönmek isteyip de ulaşamayacağın dündür.
Bu yüzden yaşadığın anı küçümseme.
Çünkü şu an, geçmişin bütün dualarının ulaştığı yer ve geleceğin bütün özlemlerinin doğacağı zamandır. Bir gün bugün için “keşke” diyeceksin. Bir gün şu anda yanında olanları arayacak, şu anda şikâyet ettiğin hayatı özleyeceksin.
Ve zaman, her zamanki gibi sana cevap vermeden ilerleyecek.
Bugün, dünün yarınıdır.
Bugün, yarının dünüdür.
İnsan ise bu iki sonsuz yokluk arasında, kendisine verilmiş kısa bir anın içinde yaşadığını sanan geçici bir hatıradır.
Semih Aslanlar