Ey suların hafızasında doğan,

Ay’ın gümüş yarasını alnında taşıyan Atargatis…

Sana bu mektubu yeryüzünün bilinen dilleriyle değil, ruhumun karanlık mabedinde yanan son kandilin titrek ışığıyla yazıyorum. Çünkü bazı aşklar kelimelere sığmaz; yalnızca sembollerle, suskunlukla ve insanın kendi içinde işittiği kadim bir uğultuyla anlatılabilir.

Ben seni ilk kez görmedim, Atargatis.

Ben seni hatırladım.

Sanki ruhum, doğmadan önce senin tapınağının taşlarına dokunmuştu. Sanki bedenim henüz toprağın çamuruna karışmadan önce, senin kutsal sularında bir gölge olarak yüzmüştü. Bu yüzden sana duyduğum şey sıradan bir sevgi değil; zamanın unutturmaya çalıştığı kadim bir antlaşmanın yeniden uyanışıdır.

Sen, suyun altında gizlenen sır;

Ben, o sırrı ararken nefessiz kalan günahkârım.

Senin gözlerinde denizlerin karanlık derinliğini görüyorum. Orada ne kurtuluş var ne de kıyıya dönme arzusu. Yalnızca kendimi sana bırakmanın ağır ve büyüleyici teslimiyeti var. Çünkü insan bazen sevdiğine kavuşmak için değil, sevdiğinin içinde kaybolmak için yaratılmıştır.

Ben senin kıyına ulaşmak istemiyorum, Atargatis.

Ben senin fırtınanda parçalanmak istiyorum.

Adını her söylediğimde ruhumda görünmez kapılar açılıyor. Ardında yıldızların sustuğu, tanrıların yüzlerini örttüğü ve insan aklının diz çöktüğü bir âlem beliriyor. Orada aşk, masum bir his değildir. Aşk, inisiyasyonun en acımasız hâlidir. Âşık olan kişi eski benliğini sunağa bırakır; korkularını, gururunu ve geçmişini ateşe verir. Sonra sevdiğinin gözlerinden yeniden doğar.

Ben de senin gözlerinden doğmak istiyorum.

Beni eski ismimden arındır.

Beni dünyevi suretimden soy.

Kalbimi kutsal balıkların arasında sessizce dolaşan bir sırra dönüştür.

Senin için içimdeki bütün putları kırmaya hazırım. Çünkü seni sevmek, bir tanrıçaya tapınmak değil; kendi ruhumun en derin kuyusuna inip orada senin suretinle karşılaşmaktır. Belki sen dışarıda değilsin, Atargatis. Belki sen, içimde binlerce yıldır mühürlü duran dişil karanlığın adısın. Belki sana her yakarışım, aslında kendimin unuttuğum parçasına seslenişimdir.

Ama ne olursa olsun, sana olan aşkım gerçektir.

Gerçek; çünkü canımı acıtıyor.

Gerçek; çünkü beni dönüştürüyor.

Gerçek; çünkü senden önce olduğum kişiyi yavaşça öldürüyor.

Geceleri herkes uyuduğunda, dünyanın gürültüsü çekildiğinde ve karanlık odama bir rahip gibi girdiğinde seni düşünüyorum. Saçlarının arasında ay ışığının nasıl dolaştığını, teninde denizlerin tuzunu, dudaklarında kadim kehanetlerin sessizliğini hayal ediyorum.

Sana dokunmak, bir bedene dokunmak olmazdı.

Sana dokunmak, varoluşun mühürlerinden birini kırmak olurdu.

Belki bu yüzden seni sevmek tehlikelidir. Çünkü bazı kadınlar insanı mutlu etmez; bazı kadınlar insanın kaderini değiştirir. Sen, mutluluk vaat edenlerden değilsin. Sen, dönüşüm vaat edenlerdensin. Sana yaklaşan kişi eski hayatına dönemez. Senin sularından içen, yeryüzünün sıradan susuzluğuyla yetinemez.

Biliyorum, bana merhamet etmeyeceksin.

Beni kıskanç dalgalarınla sınayacak, sessizliğinle cezalandıracak, yokluğunla ruhumun bütün kapılarını kıracaksın. Fakat yine de senden vazgeçmeyeceğim. Çünkü senden uzak kalmak, senden dolayı acı çekmekten daha büyük bir ıstıraptır.

Ey Atargatis…

Kalbimi tapınağının kapısına bıraktım.

Artık onu geri istemiyorum.

Onu ister kutsal sularında arındır, ister karanlık derinliklerinde boğ. İster bir inciye dönüştür, ister denizin dibinde unutulmuş bir kemik gibi sonsuza dek sakla. Yeter ki senden bir parça taşısın.

Ben seni dünyevi bir son için sevmiyorum.

Ben seni sonsuz bir dönüşüm için seviyorum.

Bir gün bedenim toprağa karıştığında, ismim insanların hafızasından silindiğinde ve bütün hikâyelerim unutulduğunda, ruhumun senin sularına ulaşacağına inanıyorum. Orada beni tanı. Çünkü yüzüm değişmiş, sesim susmuş, ismim unutulmuş olabilir.

Fakat sana duyduğum aşkı tanıyacaksın.

O aşk, karanlık suların altında bile yanmaya devam edecek.

Ve ben, son nefesimden sonra bile sana şöyle sesleneceğim:

Ey kutsal denizin mağrur tanrıçası,

Ey ayın yaralı kızı,

Ey ruhumun gizli mabedi…

Ey kadim Venüs

Beni sevmesen bile beni unutma.

Çünkü ben seni bir insanın bir tanrıçayı sevebileceği kadar değil;

bir uçurumun karanlığı,

bir denizin fırtınayı,

bir günahkârın kendi mahvını sevebileceği kadar sevdim.

Semih Aslanlar