İnsan bazen kendi içindeki karanlığı susturmak için değil, onu daha iyi duymak için susar.

Çünkü bazı sessizlikler korkaklığın değil; içerde kurulan büyük bir mahkemenin ayak sesidir. Kalbin sanık sandalyesine oturur, vicdan hâkim olur, geçmiş ise elinde paslı bir delil torbasıyla içeri girer. O an anlarsın; insan en çok başkaları tarafından değil, kendi içinde sakladığı hakikatler tarafından yargılanır.

Hayat dediğin şey, çoğu zaman boynumuza geçirilmiş görünmez bir ilmektir. Kimimiz ona kader der, kimimiz imtihan, kimimiz de alışkanlık. Fakat adı ne olursa olsun, her sabah aynı boşluğa uyanıp, aynı maskeyi yüzüne takan insanın içinde bir yer mutlaka çürür.

Ben, ışığın kutsandığı bu çağda karanlığın da bir dili olduğuna inananlardanım. Çünkü karanlık, herkesi yutan bir yokluk değil; bazen insanın kendi hakikatini en çıplak haliyle gördüğü son aynadır.

Ve o aynaya bakmaya cesareti olmayanlar, ömür boyu başkalarının yalanlarında kendilerine bir suret ararlar.

Oysa ben artık hiçbir sahte teselliye sığınmıyorum. Ne kalabalıkların alkışına, ne düzenin kirli merhametine, ne de ruhunu pazara çıkarmışların sahte aydınlığına…

Çünkü bilirim:

İnsan, bazen hayatta kalmak için değil; kendi yıkıntısının altında ezilmeden dik durabilmek için yaşar.

Ve bazı ruhlar vardır; yenilmez oldukları için değil, her yenilgiden sonra biraz daha karanlık, biraz daha suskun, biraz daha hakiki döndükleri için ayakta kalırlar.

Ezoterik olan, çoğu insanın sandığı gibi perdelerin ardına saklanmış bir sır değil; insanın kendi karanlığına bakarken gözlerini kaçırmama cesaretidir.

Çünkü hakikat, her zaman ışığın ortasında doğmaz. Bazen en derin kuyuların dibinde, kimsenin adını anmaya cesaret edemediği bir sessizlikte filizlenir. İnsan, kendi benliğinin dehlizlerine inmeye başladığında anlar ki; dışarıda aradığı bütün tanrılar, bütün şeytanlar, bütün melekler ve bütün mahkemeler aslında kendi içindeki kırık aynaların suretidir.

Ruh dediğin şey, bedene hapsedilmiş narin bir misafir değil; zamanın mezarlığında kendine anlam arayan kadim bir sürgündür.

Ve biz, bu sürgünün içinde çoğu zaman kendimizi yaşadığımızı sanarak kandırırız. Oysa yaşamak dediğin şey, nefes alıp vermekten ibaret olsaydı, mezar taşlarının altında yatan sessizlik de bir tür hayat sayılırdı.

İnsan, kendi gölgesini inkâr ettiği gün eksilir.

Çünkü gölge, kötülüğün değil; tamamlanmamışlığın işaretidir. Işığa yürüdüğünü iddia edenlerin çoğu, kendi gölgesini arkasında bıraktığını sanır. Hâlbuki gölge, insanın sırtına mühürlenmiş en eski hakikattir. Ondan kaçan, kendinden kaçar. Onu tanıyan ise karanlığın içinde bile bir düzen olduğunu görür.

İşte ezoterik yol burada başlar.

Dış dünyanın gürültüsü sustuğunda, insan kendi içindeki mabedin kapısına gelir. O kapının tokmağı ne altındandır ne gümüştendir; acıdan, kayıptan, pişmanlıktan ve suskunluktan dövülmüştür. İçeri girmek isteyen herkes önce kendinden soyunmak zorundadır. Çünkü o mabede unvanla, kibirle, öfkeyle, sahte zaferlerle girilmez.

Oraya yalnızca çıplak hakikat girer.

Ben nice insan gördüm; alnında ışık taşıdığını sanıp ruhunda zifiri bir bataklık büyüten. Nice insan gördüm; dilinde merhamet, kalbinde cellat baltası saklayan. Nice insan gördüm; ahlâkı başkasının yarasına bastığı yerde arayan, fakat kendi çürümüşlüğüne bir kez olsun dönüp bakmayan.

Oysa insanın en büyük inisiyasyonu, başkasını yargılamadan önce kendi içindeki mahkûmu tanımasıdır.

Çünkü herkesin içinde bir zindan vardır.

Kimisi oraya çocukluğunu kapatır, kimisi sevgisini, kimisi inancını, kimisi de kendinden bile sakladığı o karanlık yüzünü… Sonra yıllar geçer, insan büyüdüğünü sanır. Fakat içinde kilitlediği ne varsa, bir gün paslı demirleri kırıp geri döner.

İşte o an başlar gerçek hesaplaşma.

Ne kitaplar kurtarır insanı, ne ritüeller, ne semboller, ne de başkasının ağzından ödünç alınmış kutsal cümleler. İnsan ancak kendi karanlığına ad koyabildiğinde, kendi içindeki kaosu dizlerinin üzerine çöktürebilir.

Ve bilirim ki;

Her ruhun bir gece yarısı vardır.

Kimisi o gece yarısında deliliğe yürür, kimisi inkâra, kimisi sahte bir neşeye… Ama bazıları vardır ki, o gecenin kalbinde oturup kendi yıkıntısından bir mabet inşa eder.

Ben o yıkıntının taşlarını tanırım.

Her biri içimde bir yerden kopmuştur. Her biri geçmişimin mezarından çıkarılmıştır. Her biri suskunluğumun kanıyla yıkanmıştır. Ve ben, o taşlarla kendime ne bir saray kurdum ne de bir zafer anıtı…

Ben yalnızca, ruhumun üstüne çöken bu karanlık göğün altında, hakikatin soğuk yüzüne bakabileceğim bir eşik yaptım.

Çünkü insan bazen yükselmek için değil, düşüşünün anlamını anlayabilmek için yürür.

Ve düşüş, eğer bilinçle yaşanırsa, karanlığın en eski öğretmenidir.

Semih Aslanlar