Gece, şehrin üzerine kirli bir kadife gibi çöktüğünde, bütün yüzler hakikate biraz daha yaklaşır. Gündüzün zoraki tebessümleri söner, insanın içine sakladığı yorgunluk göz bebeklerinden sızmaya başlar. Sokak lambalarının titrek ışığında yürüyenler, aslında bir yere gitmez; yalnızca kendilerinden biraz daha uzaklaşırlar.
Biz, karanlığın bohem çocuklarıydık.
Üzerimizde ütüsüz ceketler, ceplerimizde yarım kalmış şiirler, dudaklarımızda ucuz sigaraların acı tadı vardı. Hayatı ciddiye almayacak kadar yaralı, ondan vazgeçemeyecek kadar da inatçıydık. Kahkahalarımız bile yas tutardı. Masalarda şarap değil, unutma arzusu içerdik. Her kadehin dibinde başka bir yenilgi, her şarkının içinde başka bir cenaze bulurduk.
Dünya bizi hiçbir zaman kendi sofrasına kabul etmedi.
Biz de onun ziyafetlerine katılmak yerine, yıkık meyhanelerde kendi kıyametimizi kurduk. Duvarlara anlamsız cümleler yazdık, yabancıların gözlerinde kendimizi aradık, sabaha karşı aynalara bakıp hangi günahın bizi bu hâle getirdiğini düşündük. Cevap bulamadık. Çünkü bazı insanlar bir suç işlemeden de cezalandırılır. Bazı ruhlar dünyaya gelirken çoktan mahkûm edilmiştir.
Sevdiğimiz kadınlar bizden önce yoruldu. Dostlarımız birer birer gündüzün düzenli hayatına karıştı. Kimisi evlendi, kimisi sustu, kimisi de içindeki bütün isyanı bir maaş bordrosuna teslim etti. Biz kaldık. Birkaç eski şarkı, sararmış kitaplar ve içimizde büyüttüğümüz o tarif edilemez boşlukla…
Boşluk, sadık bir sevgiliydi.
Hiç terk etmedi bizi. Her gece aynı sandalyeye oturdu, omzumuza elini koydu ve sessizce fısıldadı:
“Hiçbir yere ait değilsin.”
Belki de haklıydı.
Çünkü biz hiçbir şehre, hiçbir inanca, hiçbir insana bütünüyle ait olamadık. Ruhumuzun bir parçası daima başka bir yerde, başka bir zamanda, belki de hiç var olmamış bir dünyanın kıyısında kaldı. Bu yüzden kalabalıkların içinde üşüdük. Bu yüzden en güzel anlarda bile yaklaşan felaketin ayak seslerini duyduk.
Mutluluk bize uğradığında kapıyı açmadık.
Onu tanımadığımızdan değil; kalıcı olmayacağını bildiğimizden. İnsan bir kez terk edilmeye alışınca, gelen her güzelliği yaklaşan bir kaybın habercisi sanır. Biz sevmenin kendisinden çok, sevginin biteceği günü düşündük. Daha başlamadan vedalar hazırladık. Daha sarılmadan kollarımızı geri çektik.
Kendimizi koruduğumuzu sandık.
Oysa insan en çok, hiç yaşamamış olduklarıyla yaralanır.
Şimdi gecenin en karanlık saatinde, şehir uyurken ben hâlâ ayaktayım. Penceremin önünde biriken sis, geçmişin yüzlerini taşıyor. Her biri bana bakıyor. Her biri benden unuttuğum bir hesabı soruyor. Ben ise masamda, soğumuş kahvenin yanında, varlığımın enkazını kelimelere dönüştürüyorum.
Yazmak bazen iyileşmek değildir.
Bazen yaranın kabuğunu tekrar tekrar kaldırmaktır. Kanadığını görmek, hâlâ hayatta olduğuna inanmanın en ilkel biçimidir. Ben de her cümlede biraz daha kanıyorum. Her kelimede içimdeki mezarlığa yeni bir isim ekliyorum.
Çünkü bazı insanlar yaşarken ölür.
Bazıları ise öldüğü hâlde uzun yıllar yürümeye devam eder.
Biz ikinci gruptandık.
Ruhlarımız çoktan terk etmişti bedenlerimizi; fakat alışkanlıklarımız bizi hayatta tutuyordu. Sabahları uyanıyor, insanlarla konuşuyor, gereksiz işlerle uğraşıyor ve gece olduğunda yeniden kendi karanlığımıza dönüyorduk. Hayat dediğimiz şey, gündüz oynadığımız uzun bir tiyatrodan ibaretti. Perde kapandığında herkes evine, biz ise içimizdeki harabeye gidiyorduk.
Yine de güzeldi bu karanlık.
Çünkü yalan söylemiyordu. Gündüz gibi umut vaat etmiyor, insanı kandırmıyor, yarını daha iyi göstermiyordu. Karanlık dürüsttü. Bize ne olduğumuzu açıkça gösteriyordu: kırılmış, yorulmuş, unutulmuş ama hâlâ düşmemek için birbirine tutunan birkaç kayıp ruh…
Belki de bohem olmak buydu.
Dünyanın sunduğu düzeni reddedip kendi dağınıklığında kutsallık aramak. Yaralarını saklamak yerine onları birer nişan gibi taşımak. Herkesin iyileşmek istediği bir çağda, acısına sadık kalmak. Çünkü bazı acılar giderse insan kendinden geriye ne kalacağını bilemez.
Ben acılarımdan yapılmıştım.
Beni benden alsalar, geriye yalnızca isimsiz bir gölge kalırdı.
Bu yüzden karanlığı sevdim. Beni yargılamadığı için değil; beni benden daha iyi tanıdığı için. O, bütün korkularımı, bütün yenilgilerimi, bütün yarım kalmış aşklarımı biliyordu. Ve yine de her gece beni içine kabul ediyordu.
Şimdi biliyorum:
Biz kaybolmadık.
Biz zaten hiçbir zaman bulunmadık.
Dünya bizi görmeden geçti. Zaman adlarımızı ezip geçti. İnsanlar yüzlerimizi hatırlamadı. Fakat gecenin bir yerinde, terk edilmiş bir sokakta, eski bir şarkının boğuk sesinde hâlâ yaşıyoruz.
Karanlığın bohem çocukları olarak…
Cebimizde yarım bir şiir, kalbimizde tamamlanmamış bir cenaze ve gözlerimizde dünyaya karşı işlenmiş sessiz bir isyanla.
Semih Aslanlar