Hafta sonu göl kenarına inip bir çay içtiğinizde ya da kıyıda yürüyüşe çıktığınızda fark etmişsinizdir: Su, sessizce ama hızla geriye çekiliyor.

Son gelen veriler maalesef iç açıcı değil. Milyonlarca insanın içme suyu kaynağı olan Sapanca Gölü’nde su seviyesi kritik threshold kabul edilen 30 metre sınırının altına düşerek 29.97 metreye geriledi. Üstelik bu düşüş; Mollaköy Göleti ve Akçay Barajı’ndan aralıksız yapılan su takviyelerine rağmen önlenemiyor.

Yaz sıcakları, buharlaşma ve kontrolsüz tüketim bir araya geldiğinde faturayı yine doğa ödüyor. Maksimum doluluk kotu 32.20 metre olan gölümüz, gözlerimizin önünde eriyor. Kıyılarda beliren o geniş çamur şeritleri, sadece görsel bir çekilme değil; aslında yaklaşan susuzluk krizinin ayak sesleri.

Peki biz ne yapıyoruz?

Bölge halkı ve işletmeler olarak sanki musluğumuzdan akan su sonsuzmuş gibi davranmaya devam ediyoruz. Oysa yetkililerin ve çevre uzmanlarının uyarıları açık: Havzaya binen yükü hafifletmezsek, yarın musluğu açtığımızda bulamadığımız şey sadece su değil, geleceğimiz olacak.

Gölü besleyen dereler kururken, barajlar bile su seviyesini tutmaya yetmiyorken bireysel tasarruf artık bir "tercih" değil, komşumuza ve yarınlarımıza karşı bir vicdan borcudur. Bahçe sulamalarından sanayi kullanımına, evdeki basit bir musluk sızıntısından fuzuli su tüketimine kadar her damlanın hesabını yapmak zorundayız.

Sapanca sadece Sakarya veya Kocaeli’nin bir manzarası değil; bu bölgenin can damarı. Ve o damar kurursa, hepimiz nefessiz kalırız.

Vakit geç olmadan, o son damla da çekilmeden önce uyanalım. Sapanca alarm veriyor, duymuyor musunuz?