Başlangıçta söz yoktu.

Sözden önce, tanrıların dahi adını telaffuz etmeye korktuğu o dipsiz uğultu vardı: Kaos.

Ne bir gökyüzü başını sonsuzluğa kaldırmıştı ne de yeryüzü, üzerine basılacak kadar katılaşmıştı. Zaman henüz kendi kuyruğunu ısıran Ouroboros’un halkasında dönmeye başlamamış; ölüm, dirilerin gölgesine yazılmamıştı. Her şey, doğmayı reddeden karanlık bir rahmin içinde birbirine karışmıştı.

Kaos, sanıldığı gibi düzensizlik değildi.

O, düzenin henüz işlemediği ilk cinayetti.

Tanrılar, bu uçsuz bucaksız belirsizliğin içinden doğduklarında kendilerini yaratıcı sandılar. Oysa onlar, Kaos’un unutulmuş çocuklarıydı. Her biri, hiçliğin bedeninden koparılmış bir yara, karanlığın üzerine geçirilmiş altın bir maskeydi. Tahtlarını göklere kurdular, ölümlülere yasalar verdiler, kaderin iplerini ellerinde tuttuklarını söylediler.

Fakat hiçbir tanrı, doğduğu uçurumu yok edemedi.

Çünkü Kaos yok edilemezdi.

O, Zeus’un yıldırımından önce de vardı; Odin’in gözünü bilgeliğin kuyusuna bırakmasından önce de… Ra’nın güneş kayığı karanlık nehirlerde ilerlemezken, Enlil henüz fırtınaların dilini öğrenmemişken, Kronos çocuklarını yutmayı aklından bile geçirmemişken Kaos vardı.

Tanrılar yalnızca onun sessizliğine isim verdiler.

Her mitoloji, insanın Kaos’a karşı ördüğü bir duvardır. İnsan, anlayamadığı karanlığı canavarlara dönüştürerek ondan kurtulabileceğini sandı. Tiamat’ın bedenini parçalayıp dünyayı kurdu. Ymir’in etinden toprağı, kanından denizleri yarattı. Apep’i her gece güneşin karşısına dikti. Fenrir’i zincirlere vurdu. Typhon’u dağların altına hapsetti.

Fakat insanın unuttuğu bir şey vardı:

Canavarlar öldürülmez.

Yalnızca biçim değiştirir.

Tiamat bugün okyanusların dibinde uyumuyor; insanın bastırdığı öfkenin içinde kıvranıyor. Fenrir, tanrıların zincirlediği bir kurt değil artık; medeniyetin üzerine geçirilmiş ince ahlak zincirlerini parçalamak için bekleyen insan nefsidir. Apep, güneşi yutmak isteyen dev bir yılan değil; her sabah gözlerini açan insanın içine çöken anlamsızlıktır.

Mitolojik Kaos, gökyüzünde yaşamaz.

İnsanın içinde nefes alır.

Her insan, kendi Olimpos’unun sahte tanrısı; kendi Tartarus’unun mahkûmudur. Kalbinin en yüksek yerine bir taht kurar, benliğini oraya oturtur, sonra kendi yarattığı putun önünde diz çöker. Kendisine kader der, inanç der, ahlak der, şeref der; fakat gecenin en sessiz saatinde bütün bu isimlerin altından aynı uğultu yükselir:

Hiçlik.

Kaos insana, kurduğu bütün düzenlerin geçici olduğunu fısıldar. İmparatorlukların çökeceğini, tapınakların yıkılacağını, peygamberlerin sözlerinin unutulacağını, tanrı heykellerinin yüzlerinin rüzgârla aşınacağını söyler. İnsan ne kadar taş yığarsa yığsın, Kaos sabırla bekler.

Çünkü sonsuzluk acele etmez.

Tanrılar ölümsüz olduklarını iddia ederken bile unutulmanın korkusuyla yaşadılar. Zeus kendisine tapılmasını istedi, çünkü tapılmayan tanrı ölür. Odin savaşçıların adını Valhalla’ya yazdı, çünkü hatırlanmayan kahraman ikinci kez ölür. Mısır firavunları bedenlerini mumyaladı, çünkü etin çürümesinden çok isimlerinin silinmesinden korktular.

Oysa Kaos’un isme ihtiyacı yoktu.

O, unutulsa da varlığını sürdürüyordu.

İnsan ise kendini bir mitin kahramanı sanarak yaşar. Büyük bir savaşın seçilmiş savaşçısı olduğuna, acılarının kutsal bir anlam taşıdığına, kayıplarının sonunda ödüllendirileceğine inanır. Çünkü hayatın rastlantılardan oluştuğunu kabul etmek, en ağır lanettir.

Belki de Prometheus’un insanlığa verdiği asıl ateş, bilgi değil, kendini kandırabilme yeteneğiydi.

İnsan o ateşle karanlığı aydınlatmadı.

Kendi gölgesini büyüttü.

Mitlerin kahramanları canavarları öldürerek yücelirken, hiçbiri kendi içindeki Kaos’u yenemedi. Herakles on iki görevi tamamladı ama deliliğinden kaçamadı. Akhilleus orduları dize getirdi ama topuğundaki küçük yazgıyı aşamadı. Gılgamış ölümsüzlüğü aradı fakat bir yılanın çaldığı bitkiyle birlikte bütün umutlarını kaybetti.

Çünkü Kaos, kahramanın karşısına ejderha suretinde çıkmaz.

Bazen bir dostun ihaneti olur.

Bazen sevilen birinin soğuyan bedeni.

Bazen yıllarca inanılan bir hakikatin, tek bir gece içinde yıkılması.

Bazen de insanın aynada kendi gözlerine bakıp, içinde kendisinden başka hiç kimsenin yaşamadığını fark etmesi…

İşte o an bütün tanrılar susar.

Bütün kehanetler anlamını kaybeder.

Kaderin ipleri kopar ve insan, varoluşun ortasında tek başına kalır.

Kaos’un gerçek tapınağı tam da oradadır.

Ne Delphi’de, ne Babil’de, ne Memphis’in gizli odalarında…

Kaos’un tapınağı, insanın kendi benliğine dayanamadığı o karanlık andır.

Orada rahip yoktur.

Kurban da kurtarıcı da aynı kişidir.

İnsan kendi kalbini sunağa bırakır, kendi inancını bıçakla yarar ve damarlarından akan bütün eski tanrıların kanını seyreder. Sonra anlar ki tanrıların ölümsüzlüğü, insanın korkusundan doğmuştur.

Korku bittiğinde tanrılar da ölür.

Fakat Kaos kalır.

Kaos, insanın düşmanı değildir. O yalnızca hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini hatırlatan kadim bir gerçektir. Düzeni kuran da odur, yıkan da… Bir yıldızı doğuran karanlıkla, onu kara deliğe çeviren karanlık aynı rahimden gelir.

Yaratılış ile kıyamet arasında yalnızca zaman vardır.

Ve zaman, Kaos’un en sadık celladıdır.

Belki de evren, tanrıların kusursuz eseri değil; Kaos’un geçici bir rüyasıdır. Bizler ise bu rüyanın içinde kendisini gerçek sanan gölgeleriz. Seviyoruz, savaşıyoruz, tapıyoruz, öldürüyoruz ve adımızın sonsuzluğa kazınacağını düşünüyoruz.

Oysa sonsuzlukta taş yoktur.

İsim yoktur.

Hatıra yoktur.

Sadece Kaos’un başlangıçtan beri süren o sessiz nefesi vardır.

Bir gün bütün yıldızlar sönecek. Güneşlerin külleri karanlığa karışacak. Gezegenler yörüngelerini unutacak. Zaman, kendi boynuna dolanarak son nefesini verecek. Tanrıların adları son insanın hafızasından silinecek.

Ve evren, başladığı yere dönecek.

Ne bir zafer kalacak ne de yenilgi.

Ne günah ne de bağışlanma.

Ne cennet ne cehennem.

Yalnızca ilk ve son hakikat:

Kaos.

Çünkü her yaratılış, geciktirilmiş bir yıkımdır.

Her doğum, ölümün mitolojik habercisi…

Ve her insan, içinde uyuyan kadim uçurumun üzerinde yürüyen geçici bir tanrıdır.

Semih Aslanlar