Gece, göğün karanlığı değildi yalnızca; insanın kendisine itiraf edemediği bütün hakikatlerin, yıldızsız bir kubbe altında toplanmış hâliydi.

Ben o gecenin içinde yürürken, ayak izlerimin ardımdan silindiğini gördüm. Zaman, varlığıma şahitlik etmek istemiyor; kader, ismimi kendi defterinden kazımak için sabırsızlanıyordu. Her adımımda biraz daha eksiliyor, her nefesimde kendimden biraz daha uzaklaşıyordum. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren kendisine yaklaşmaz; yalnızca yokluğuna doğru ağır ağır yürür.

Bize hayat dedikleri şey, ölümün acele etmeden gerçekleştirdiği uzun bir törenden başka nedir?

Bir zamanlar içimde bir mabet vardı. Duvarlarında kadim işaretler, kapılarında unutulmuş tanrıların mühürleri bulunurdu. Ruhumun karanlık dehlizlerinde Hermes’in suskunluğu, Ouroboros’un sonsuz açlığı ve VITRIOL’ün zehirli öğüdü yankılanırdı:

“Derinlere in.”

İndim.

Fakat derinlerde bir hazine bulmadım.

Kendimi buldum.

İnsanın karşılaşabileceği en büyük felaket de zaten budur: Kendisiyle karşılaşmak…

Çünkü insanın yüzü, aynaların gösterdiğinden daha çirkindir. Aynalar yalnızca eti gösterir; oysa ruh, görünmediği için masum sanılır. Hâlbuki bütün ihanetler, bütün korkaklıklar, bütün yarım bırakılmış sevgiler ve gömülmüş nefretler ruhun mahzeninde saklanır. İnsan, başkalarına karşı işlediği suçlardan önce kendisine karşı işlediği suçlarla çürür.

Ben kendi içimde kurduğum vicdan mahkemesinde hem sanık, hem hâkim, hem cellat oldum.

Savunmam yoktu.

Çünkü suçum yaşamaktı.

Bir mahkûmun hücresine alışması gibi alışmıştım varlığıma. Bedenim, ruhumun yıllardır terk edemediği rutubetli bir zindandı. Kemiklerim parmaklıklara, damarlarım paslı zincirlere, kalbim ise zamanı çoktan unutmuş bir gardiyana benziyordu. Her sabah gözlerimi açmak, hakkımda yeniden verilmiş bir müebbet kararını okumaktı.

Yine de yaşadım.

İnsanlar buna güç dediler.

Oysa ben yalnızca sona ulaşmayı erteleyen bir korkaktım.

Bohem sokakların sarhoş lambaları altında sabahlara kadar dolaştım. Eski meyhanelerin duvarlarında yarım kalmış şiirlerin, unutulmuş aşıkların ve kimsenin aramadığı ölülerin gölgelerini gördüm. Masamda soğuyan kahveye, kül tablasında çoğalan izmaritlere, gözlerimde ağırlaşan uykusuzluğa baktım.

Dünya dönüyordu.

Fakat hiçbir yere varmıyordu.

İnsanlık ilerlediğini sanırken yalnızca uçurumun çevresinde daha görkemli daireler çiziyordu. Yeni makineler, yeni şehirler, yeni inançlar ve yeni yalanlar üretiyordu. Değişen yalnızca zincirlerin biçimiydi. Kölelik artık demirden yapılmıyordu; arzudan, korkudan, kabul görme ihtiyacından ve sahte umutlardan dövülüyordu.

İnsanlar özgür olduklarını söylüyordu.

Çünkü kafeslerinin kapısı görünmüyordu.

Bazıları tanrılara sığındı. Bazıları bilime. Bazıları aşka. Bazıları paraya. Herkes hiçliğin karşısına başka bir perde çekti. Kimisi gökyüzüne bakarak sonsuzluğu aradı, kimisi sevdiğinin gözlerinde kurtuluşu… Fakat sonsuzluk, insanın dayanamadığı boşluğa verdiği süslü bir isimdi. Kurtuluş ise kaybolmaktan korkanların uydurduğu son masal…

Ben hiçbir masala inanmadım.

Çünkü her inancın dibinde, ölüm korkusunun titreyen ellerini gördüm.

Tanrılar, insanın ölümlülüğüne katlanamamasından doğdu. Cennetler, toprağın altında çürüme fikrine dayanamayanların mimarisiydi. Cehennem ise insanın kendi kötülüğünü ilahi bir adaletle cezalandırma arzusuydu. Oysa evrenin ne merhameti vardı ne öfkesi.

Evren, yalnızca sessizdi.

Ve sessizlik, bütün tanrılardan daha dürüsttü.

Bir gece ruhumun mabedinde son bir ayin yaptım. Ne mum yaktım ne tütsü. Ne kutsal bir isim söyledim ne de görünmeyen varlıklardan yardım diledim. Karşımda yalnızca siyah bir ayna vardı. Uzun süre kendi gözlerime baktım.

Orada bir insan görmedim.

Geçici bir gölge gördüm.

Tesadüfen ete bürünmüş, kendisine anlam yükleyerek hiçliğini unutmaya çalışan bir gölge…

O an anladım ki insanın en büyük yanılsaması, varlığının gerekli olduğuna inanmasıdır. Dünya bizden önce de acımasızdı, bizden sonra da kayıtsız kalacaktır. Ne sevincimiz yıldızların yönünü değiştirir ne acımız evrenin sessizliğini bozar. Biz, sonsuzluğun üzerinde bir anlığına beliren ve hemen ardından sönen küçük yaralardan ibaretiz.

Bütün zaferler unutulacak.

Bütün aşklar solacak.

Bütün isimler silinecek.

Kralların kemikleriyle dilencilerin kemikleri aynı toprağa karışacak. Bilgelerin sözleri, cellatların emirleri, annelerin duaları ve çocukların kahkahaları zamanın karanlık değirmeninde öğütülecek.

Geriye hiçbir şey kalmayacak.

Belki de huzur tam olarak budur.

Hiçbir şeyin kalmayacağını bilmek…

Çünkü sonsuza dek sürecek bir acı olmadığı gibi, sonsuza dek korunması gereken bir mutluluk da yoktur. Kaybetmekten korktuğumuz her şey zaten bize ait değildir. İnsan, yalnızca bir süre taşıdığı şeylerin sahibi olduğunu zanneder: bir bedenin, bir ismin, bir aşkın, bir evin, birkaç hatıranın…

Sonra ölüm gelir ve bütün emanetleri sessizce geri alır.

Ben artık umuda düşman değilim.

Çünkü düşmanlık bile bir anlam yükler.

Umut, yalnızca boşluğun üzerine çekilmiş ince bir tül gibidir. Kaldırıldığında altında hiçbir şey bulunmaz. Fakat insanlar o tülü kutsal sayar; yırtılmasın diye ömürlerini feda ederler.

Ben kendi tülümü yırttım.

Altında kurtuluş yoktu.

Felaket de yoktu.

Yalnızca hiçlik vardı.

Ve hiçlik, düşündüğüm kadar korkunç değildi. Çünkü hiçlik insandan bir şey istemez. Ona ibadet etmeni, uğruna savaşmanı, kendini kanıtlamanı, başarılı olmanı, sevilmeni veya hatırlanmanı talep etmez.

Hiçlik yargılamaz.

Hiçlik terk etmez.

Hiçlik ihanet etmez.

Belki de bütün hayatım boyunca aradığım mutlak merhamet, hiçbir kutsal kitapta değil; var olmayışın o dipsiz ve tarafsız sessizliğindeydi.

Şimdi gecenin en karanlık saatinde, yıkılmış mabedimin taşları üzerinde oturuyorum. İçimdeki bütün tanrılar ölü, bütün dualar hükümsüz, bütün cevaplar çürümüş durumda. Gökyüzü üzerime kapanırken kendimi ilk kez tamamlanmış hissediyorum.

Çünkü tamamlanmak, çoğalmak değil; bütün fazlalıklardan arınmaktır.

İnançtan…

Ümitten…

Korkudan…

Kendinden…

Ve insan, kendisinden geriye hiçbir şey kalmadığında, hiçliğin kusursuz aynasında gerçek yüzünü görür.

O yüzün adı yoktur.

O yüzün kaderi yoktur.

O yüz doğmamış, yaşamamış ve ölmeyecektir.

Çünkü o yüz, ezelden beri varlığın arkasında bekleyen o kadim hakikattir:

Her şey, hiçbir şey olmak için vardır.

Ben artık karanlıktan çıkmak istemiyorum.

Çünkü ışığın da yalnızca başka gölgeler yarattığını öğrendim.

Bırakın gece üzerime mühürlensin.

Bırakın ismim unutuluşun soğuk mermerine kazınmadan silinsin.

Bırakın varlığım, sonsuzluğun büyük sessizliği içinde hiçbir yankı bırakmadan kaybolsun.

Zira insan için en dürüst son, hatırlanmak değil; hiç yaşamamışçasına unutulmaktır.

Ve ben, hiçliğin mabedinde gerçekleştirdiğim bu son ayinde, bütün anlamları kendi ellerimle kurban ettim.

Sunağın üzerinde kalan tek şey sessizlikti.

Onu da yanıma almadım.

Semih Aslanlar