Zaman, düz bir çizgi değildir;
o, kendi kuyruğunu ısıran kadim bir yılandır.
Başlangıç dediğimiz şey, yalnızca unuttuğumuz bir sondur;
son dediğimiz ise, yeniden doğacak bir başlangıcın karanlık rahmidir.
İnsan, yaşadığını sanır.
Oysa çoğu zaman yalnızca tekrar eder.
Aynı korkular, başka yüzlerle gelir.
Aynı arzular, başka kelimelere bürünür.
Aynı kayıplar, farklı mevsimlerde kapımızı çalar.
Ve biz her defasında bunu ilk kez oluyormuş gibi karşılarız.
Bengi döngü budur işte:
Varlığın, kendini sonsuz defa yeniden söylemesi.
Aynı yaranın başka bir bedende açılması,
aynı sevdanın başka bir gecede küle dönmesi,
aynı ihanetin başka bir dostun gözlerinde pusuda beklemesi…
Evren hiçbir şeyi tamamen geride bırakmaz.
Her şey döner.
Düşünce döner.
Kan döner.
Yıldız döner.
Kader döner.
İnsan bile kendi içindeki en eski mahkûmiyetlere döner.
Belki de bu yüzden bazı anları yaşarken içimiz ürperir.
Çünkü ruh, aklın unuttuğunu hatırlar.
Daha önce geçilmemiş gibi duran bir sokakta,
çoktan ölünmüş bir akşamın gölgesi düşer omzumuza.
Bir sesi ilk kez duyarız,
ama içimizde bin yıl öncesinden kalma bir yankı uyanır.
Bir yüzle karşılaşırız,
ve o yüz, hiç tanımadığımız hâlde kaybettiğimiz bir çağın kapısını aralar.
Bengi döngü yalnızca zamanın yasası değildir;
aynı zamanda bilincin lanetidir.
Çünkü insan, kendini aşamadığı sürece
kaderini değiştirmez, sadece dekorunu değiştirir.
Aynı kibir, başka bir makamda konuşur.
Aynı hırs, başka bir ünvan takar.
Aynı korkaklık, başka gerekçelerin ardına saklanır.
Ve insan, zincirlerini yeni sanarak yeniden taşır.
Fakat döngü yalnızca mahkûmiyet değildir.
Aynı zamanda bir imtihandır.
Çünkü her geri dönüş,
aynı kapının önünde bu kez başka bir bilinçle durma ihtimalidir.
Dün sustuğun yerde bugün konuşabilirsen,
dün eğildiğin yerde bugün dimdik kalabilirsen,
dün nefsine yenildiğin yerde bugün onu gözlerinden tanıyabilirsen,
işte o zaman döngü kırılmaz belki,
ama sen artık onun içinde aynı kişi olarak dönmezsin.
İnsanın asıl kurtuluşu zamandan kaçmakta değil,
tekrarın içindeki sırrı fark etmektedir.
Çünkü evren, çözülmemiş dersleri yeniden önümüze koyar.
Anlamadığımız acıyı büyütür.
Yüzleşmediğimiz gölgeyi kalınlaştırır.
İnkâr ettiğimiz hakikati kader kılığına sokup geri yollar.
Ve biz, buna talih deriz.
Oysa çoğu zaman talih değil,
ertelenmiş bir hesap konuşmaktadır.
Bengi döngünün en korkunç tarafı şudur:
Eğer bu ânı sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydın,
şu anki hayatına yine “evet” diyebilir miydin?
Aynı pişmanlıklarla,
aynı susuşlarla,
aynı gecikmiş özürlerle,
aynı yanlış insanlara verilmiş ömürlerle
yeniden ve yeniden yaşamayı kabul eder miydin?
İşte insanın ruhuna en ağır gelen soru budur.
Çünkü ölümden değil,
yaşadığı hayatın sonsuza dek mühürlenmesinden korkar aslında.
Ben, bengi döngüyü göğe çizilmiş bir kader halkası gibi değil;
insanın kendi içinde kurduğu görünmez mahşer gibi görüyorum.
Her gün aynı benliğe uyanmak,
aynı zaaflarla pazarlık etmek,
aynı geçmişin paslı kapılarını yoklamak…
Bunlar, zamanın değil, ruhun döngüleridir.
Ve belki de hakiki cesaret,
sonsuzluğu istemek değil;
tekrar edilecek bir hayat kurabilmektir.
Öyle yaşamak ki,
zaman seni başa sardığında
utanç değil, vakar taşıyasın.
Aynı sabaha yeniden doğduğunda
“Keşke”nin küllerine değil,
“Yine de evet”in ateşine basabilesin.
Çünkü insan, bir defa ölmez.
Her yanlış seçimde biraz ölür.
Her sahte bağlılıkta biraz eksilir.
Her korkak susuşta kendinden bir mezar daha kazır.
Ve her fark edişte yeniden doğar.
Bengi döngü,
ölümden sonraki bir metafizik ihtimal olmaktan önce,
her gün içimizde işleyen kadim bir çarktır.
Kimimiz onun dişlileri arasında ufalanır,
kimimiz ise aynı dönüşün içinde
kendi özündeki merkezi keşfeder.
Merkezde duran dönmez.
Dönen, çevredir.
Hakikate yaklaşan insan,
zamanın çalkantısında savrulmayı bırakır.
Sevincin de, acının da, kaybın da, zaferin de
aynı büyük halkada gelip geçtiğini görür.
Ve o vakit anlar:
Kader, insanı döndürür;
ama bilinç, dönmenin anlamını değiştirir.
Benim gözümde bengi döngü,
kâinatın sessizce söylediği en ağır ilahidir.
Her yıldız sönerek yeniden doğar.
Her medeniyet kendi ihtişamından çürür.
Her insan, kaçtığı benliğin kapısına sonunda tekrar gelir.
Ve kapı açıldığında,
orada ne bir yabancı vardır,
ne de yeni bir düşman.
Yalnızca insanın,
asırlar boyunca ertelediği kendi yüzü beklemektedir.
Bengi döngü,
işte o yüzle sonsuza dek karşılaşma ihtimalidir.
Çünkü bazı yüzleşmeler bir ömre sığmaz.
İnsan, kendinden kaçarken yalnızca mesafe almaz;
aynı zamanda kendi hakikatinin etrafında
dairesel bir sürgüne mahkûm olur.
Ne kadar uzağa giderse gitsin,
bir gün yine o ilk kırılmanın eşiğine varır.
İlk kez içinden bir şeyin koptuğu ana…
İlk kez sustuğu hâlde konuşması gerektiğini bildiği o vakte…
İlk kez ruhuna aykırı bir hayata “katlanırım” dediği o karanlık eşikteki benliğine…
Bengi döngü,
insanın unuttuğunu sanıp aslında içinde taşıdığı
bütün eski kararların geri dönüşüdür.
Bir zamanlar küçümsenen bir acı,
ileride bütün bir karaktere dönüşür.
Bir gün ertelenen bir hakikat,
yıllar sonra kaderin kapısına yumruk olur.
Bir anlık korkaklık,
nice uzun gecenin gizli hükümdarı kesilir.
Ve insan şaşırır:
“Ben nasıl buraya geldim?” der.
Oysa buraya bir anda gelmemiştir.
Kendi çevresinde dönerek,
aynı yanlışın etrafında bin kez dolaşarak,
her dönüşte kendinden biraz daha uzaklaşarak gelmiştir.
Bazı döngüler aileden gelir.
Babaların sustuğu cümleler
oğulların boğazında düğüm olur.
Annelerin gömdüğü kederler
kızlarının gözlerinde başka bir yağmur diye belirir.
Bir evin içinde yıllarca konuşulmayan şey,
nesiller sonra kader sanılan bir davranışa dönüşür.
İnsan bazen kendi yarasını değil,
kendisine miras bırakılmış bir sessizliği kanatır.
Bazı döngüler toplumların alnına yazılır.
Aynı adaletsizlik, başka devirlerde başka üniformalar giyer.
Aynı zulüm, yeni kavramlarla meşrulaştırılır.
Aynı kalabalıklar,
bir çağda alkışladığını başka bir çağda lanetler;
sonra vakit döner,
lanetlediğini yeniden alkışlar.
Tarih ilerlemez kimi zaman;
yalnızca maskelerini değiştirerek aynı sahneyi tekrar oynar.
İşte bu yüzden geçmiş, geride kalmış bir mezarlık değildir.
Geçmiş, hâlâ konuşan bir yeraltı şehridir.
Orada gömülü her hakikat,
zamanı geldiğinde taşını çatlatır.
Her inkâr,
bir gün başka bir kuşakta ağız bulur.
Her bastırılmış acı,
başka bir çağın duvarına yazı olur.
Bengi döngü,
yalnızca sonsuz tekrarın felsefesi değil;
hesabı verilmemiş her şeyin
yeniden doğma kudretidir.
Ve insan,
bu döngünün içinden geçerken iki türlü yaşar:
Ya aynı kayayı her sabah yeniden dağın tepesine sürükleyen
yorgun bir mahkûm gibi;
ya da her düşüşte,
taşın ağırlığından değil,
kendi kasvetinin nedeninden ders çıkaran
uyanık bir yolcu gibi.
Birincisi laneti büyütür.
İkincisi anlamı.
Çünkü mesele,
aynı günü yeniden yaşamak değildir yalnızca.
Mesele, aynı günün içinde
aynı körlükle kalıp kalmamaktır.
Bir kelimeyi her duyduğunda öfkeleniyorsan,
orada bitmemiş bir savaş vardır.
Bir yüzü her hatırladığında göğsün daralıyorsa,
orada gömülmemiş bir ölü vardır.
Bir hayali her düşündüğünde utanıyorsan,
orada kendi kendine açtığın bir mahkeme vardır.
İnsan kendi içindeki mahkemeden beraat etmedikçe,
evren ona sürekli aynı davayı açar.
Bengi döngü işte bu yüzden korkunçtur:
Kaçmak için seçtiğin her yol,
seni yine kaçtığın yere çıkarabilir.
Dilsiz kalmak için kurduğun bütün cümleler,
bir gün en yüksek itirafa dönüşebilir.
Unutmak için gömdüğün her hatıra,
rüyanın karanlık mahzeninden
yeniden elini uzatabilir.
Hiçbir şey bütünüyle kaybolmaz.
Yalnızca biçim değiştirir.
Ateş küle döner;
kül toprağa karışır;
toprak ağaca can verir;
ağaç bir gün yeniden yanar.
İnsan da böyledir.
Bir yenilgi düşünceye,
düşünce karara,
karar kadere,
kader ise yeni bir başlangıcın eşiğine dönüşür.
Bu yüzden bengi döngüye yalnızca bir ceza gibi bakmak eksiktir.
O, aynı zamanda varlığın kendini arıtma biçimidir.
Dönerek olgunlaşan bir maden gibi,
yanarak berraklaşan bir ruh gibi,
insan da kendi tekrarlarının içinden
kendine daha yakın bir hakikat çıkartabilir.
Ama bu kolay değildir.
Çünkü döngünün en güçlü zindanı,
alışkanlıktır.
İnsan, acısını bile tanıdığı için sever.
Mutsuzluğunu bile güvenli bulur.
Kendini tüketen ilişkilere,
onu küçülten korkulara,
ruhundaki ışığı boğan mazeretlere
sırf tanıdık oldukları için geri döner.
Ve sonra buna “ben buyum” der.
Hayır.
O, sen değilsin.
O, yalnızca en uzun süre taşıdığın zincirin
senin ses tonuna benzemeye başlamış hâlidir.
Bengi döngüyü kırmak,
zamanın çarkını durdurmak değildir;
kendi zincirini kendi kimliğin sanmaktan vazgeçmektir.
Aynı olay yaşandığında
bu kez aynı tepkiyi vermemektir.
Aynı karanlık çağırdığında
bu kez ona evinin kapısını açmamaktır.
Aynı yalan tatlı geldiğinde
bu kez hakikatin acısını seçmektir.
İşte o zaman insan,
döngünün içinden ilk kez düz bir ışık çıkarır.
Ve o ışık,
kaderin çizdiği halkaya küçük de olsa
bir çatlak düşürür.
Belki evren yine dönecektir.
Belki aynı mevsimler yine gelecek,
aynı rüzgâr başka pencereleri titretecek,
aynı sorular başka ağızlarda yeniden doğacaktır.
Fakat sen,
eski sen olmayacaksın.
Ve belki kurtuluş dediğimiz şey de budur:
Dünyanın tekrar etmesine rağmen
insanın kendini tekrar etmek zorunda kalmaması.
Bengi döngü,
kaçınılmaz olanın mabedi değildir yalnızca;
uyanmış iradenin sınandığı
sonsuz bir aynadır.
O aynaya her dönüşte
aynı yüzle bakıyorsan, hâlâ uyuyorsun.
Ama bir gün,
aynada gördüğün suretin gözlerinde
eski karanlığın hükmünü yitirdiğini fark edersen,
işte o an anlarsın:
Zaman seni yine çağırmıştır,
ama sen bu kez
kendi içindeki ebedî dönüşe
mağlup değil, tanık olmuşsundur.
Semih Aslanlar