Casusluk Davası İddianamesi, muhalif olmak kaydıyla hiç birimizin güvende olmadığının göstergesi…

Abarttığımı düşünenler, iddianamede yer alan şu cümleyi tekrar tekrar okuyun üzerinde düşünsünler;

"Tüm bilgi, belge ve açıklamalar ışığında Siyasal Casusluk suçunun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etme suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere, ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştiği anlaşılmıştır."

Eğer, bir seçimi kazanmak ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak arzusuyla siyaset yapıyorsak, hepimiz casusuz demektir bu.

Mevcut iktidarı demokratik yollarla değiştirmek, amiyane tabirle ‘devirmek’ isteyen herkes de darbeci…

Yahu, eğer "seçim kazanmak ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak" arzusu ve faaliyeti bir casusluk amacıysa, bütün partilerin amacı budur. Bu, demokrasinin tanımıdır.

Dolayısıyla yargı burada sadece sanıkları değil, demokratik seçim yarışının kendisini suç sayıyor.

Tamam, nihayetinde bu mesajı casusluk faaliyeti üzerinden veriyor ama burada casusluk bir kulp takmaktan ibaret…

Diledikleri zaman diledikleri her kulpu takarlar da iddianın ne kadar komik ve absürt olduğu umurlarında olmaz.

Nitekim casusluk kulpu da böyle komik, absürt…

Bu iddianame çerçevesinde yürüyen hukuki süreç ise başlı başına trajikomik…

Bir gün bile içeride yatmaması gereken Merdan Yanardağ, daha ilk duruşmada çöken iddianameye istinaden, bir sonraki duruşmaya yani 6 Temmuz’a kadar hücresinde kalacak.

Peki duruşma neden ertelendi derseniz, bunun iki sebebi var; biri hukuki diğeri siyasi…

Siyasi sebep malum, cezalandırmak, burnunu sürtmek, bu yolla başkalarına ‘aklınızı başınıza alın’ mesajı vermek ve daha önemlisi televizyonuna el koymak…

Nitekim henüz soruşturma aşamasında televizyonuna el koydular, kayyum atadılar ve şimdi de TELE1’i satışa çıkardılar.

Hukuki sebep ise yargının geldiği son noktanın itirafı gibi; Efendim henüz delil toplama işlemi tamamlanmamış falan…

Bu da başlı başına hukuksuzluğun itirafı.

Bu da ‘göç yolda düzülür’ mantığı ile insanları içeri attıktan sonra suç arayışına gidilmesinin göstergesi…

Demek ki deliller toplanmadan dava açılmış.

Açılmış ki, sanıkların tahliye istemlerine karşılık savcı, “delil toplama işlemlerinin henüz tamamlanmadığı” gerekçesiyle sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini talep ediyor ve mahkeme de bunu kabul ediyor.

Hukuk sistemimizde savcı ve sanıklar taraf, hakim ise hüküm ve karar mekanizmasıdır.

Dolayısıyla hakimin bu noktada ‘iddianame yazılmadan önce bu delillerin araştırılıp, bulunması senin görevin değil mi savcı bey, bu insanları bir dakika fazla bile hapiste tutmanın vebalini nasıl ödeyeceksin, ben senin beceriksizliğin yüzünden bu insanlara zulüm edemem, hepsini tahliye ediyorum’ demesi gerekirdi.

Yoksa, savcı iddianame nasıl yazılır bilmiyor mu? Hadi o bilmiyor, hakim CMK’nın 174. Maddesinden bihaber mi?

CMK 174. maddesi, “suçun sübutuna doğrudan etki edecek mutlak delillerin toplanmasını” ister.

Hukukçuların itiraz ettiği gibi; “Savcılık, davanın kaderini doğrudan değiştirecek ana delilleri toplamadan, aceleyle davanın açılmasını istemişse mahkeme en geç 15 gün içinde iddianameyi reddeder.

Çünkü yeterli delil toplanmadan açılacak davalarda, mahkeme soruşturma yapmak zorunda kalır ki işi ve görevi bu değildir.”

Öyle olmadı maalesef, “deliller tamamen toplanmadı” gerekçesiyle mahkeme ertelendi.

Yine, mesnetsiz, delilsiz, sadece itiraf ya da iftiralar üzerine bina edilen bir yargılama ile karşı karşıyayız.

İşin ilginç tarafı itirafçı, bu kez de dönemin Başbakanlık Müsteşarı Fuat Oktay’ı işin içine kattı. Kendisine bir nevi görevlendirme babından verilen bir belgeyi paylaştı.

‘Ben casus isem, Fuat Oktay bana Türk hükümeti adına yetki belgesi vermesi ne anlama gelir’ diye sordu.

Hadi ayıklayın pirincin taşını ama önce Fuat Oktay’ı da casuslukla suçlayıp tıpkı Merdan Yanardağ gibi içeri alın da göreyim!