Bazı geceler insan, kendi ruhunun kapısını çalar da içeriden kimse cevap vermez.
Çünkü ruh dediğimiz şey, çoktan terk edilmiş bir mabettir; duvarlarında eski duaların küfü, zemininde yarım kalmış günahların ayak izleri vardır. Mumlar sönmüş, rahipler kaçmış, tanrılar ise insanın acısına karşı o kadim kayıtsızlıklarını kuşanmıştır.
Ben o mabedin son bekçisiyim.
Elimde paslanmış bir anahtar, cebimde birkaç kırık hatıra ve dilimde artık hiçbir göğün işitmediği dualarla bekliyorum. Kimi beklediğimi bilmiyorum. Belki ölümü, belki geçmişi, belki de hiçbir zaman var olmamış bir kurtuluşu…
Şehir uyurken sokaklara çıkarım.
Islak kaldırımların üzerinde yürüyen gölgelerin aslında insanlardan daha dürüst olduğunu görürüm. Çünkü gölgeler ne olduklarını saklamaz. Işık varsa doğar, ışık çekildiğinde sessizce yok olurlar. İnsan ise karanlığını aydınlık sözlerle örter; yüzüne erdem, kalbine çürüme sürer.
Bohem masalarda sabaha kadar konuşulan özgürlük de büyük bir yalandır.
Kadehler yükselir, sigaralar yanar, eski şarkılar bir mezar taşı gibi masanın ortasına bırakılır. Herkes hayattan kaçtığını sanır; oysa hayat çoktan onların içinden çekip gitmiştir. Geriye yalnızca kahkahaya benzeyen iniltiler, aşka benzeyen bağımlılıklar ve dostluğa benzeyen geçici yalnızlık ortaklıkları kalmıştır.
Bizler gecenin evlatlarıyız.
Gündüzün ahlakına, düzenine ve yapay neşesine sığamadığımız için karanlığı seçmedik. Karanlık bizi, henüz çocukken alnımızdan öptü. Bize dünyanın görünen yüzünün bir maske olduğunu, her tebessümün ardında çürüyen bir arzu, her sadakatin içinde yaklaşan bir ihanet bulunduğunu öğretti.
Sonra büyüdük.
Büyümek dedikleri şeyin, insanın içindeki mezarlığa yeni isimler eklemesinden ibaret olduğunu anladık. Önce çocukluğumuzu gömdük. Ardından inancımızı, güvenimizi, sevdiğimiz insanları ve bir gün iyi olacağına dair o aptalca ümidi…
Her kaybın ardından biraz daha bilgeleştiğimizi söylediler.
Oysa bilgelik, acının kendisine yakıştırdığı asil bir unvandan başka bir şey değildi.
Acı bizi yüceltmedi.
Yalnızca sessizleştirdi.
Bir süre sonra hiçbir şeye şaşırmamaya başladık. İhanet sıradanlaştı, ayrılıklar mevsimler kadar doğal oldu, ölüm ise uzaktan gelen eski bir dostun ayak seslerine dönüştü.
Ezoterik öğretiler, insanın kendi içindeki karanlıktan geçmeden hakikate ulaşamayacağını söyler. Belki de bu yüzden yıllardır kendimin içinde yürüyorum. Koridorlar bitmiyor. Her kapının ardında başka bir ben, başka bir günah, başka bir pişmanlık bekliyor.
Bir odada çocukluğum oturuyor.
Gözleri hâlâ temiz.
Beni tanımıyor.
Başka bir odada gençliğim var; masanın üzerinde yarım kalmış hayaller, duvarda solmuş bir gelecek haritası… Bana öfkeyle bakıyor. Ona verdiğim hiçbir sözü tutamadım.
En dipteyse yüzü olmayan bir adam bekliyor.
Onun kim olduğunu biliyorum.
O, bütün maskelerim çıkarıldığında geriye kalacak olan kişidir. Ne bir adı vardır ne de bir geçmişi. Sadece çıplak bir hakikat gibi oturur karşımda ve sessizce sorar:
“Bunca yıl gerçekten yaşadın mı, yoksa yalnızca ölümü mü geciktirdin?”
Cevap veremem.
Çünkü bazı sorular cevap istemez; insanı içeriden parçalamak için sorulur.
Belki de hayat, büyük bir inisiyasyon törenidir. Doğduğumuz anda gözlerimiz bağlanır, bilinmeyen bir mabedin içine alınırız. Önümüze acı, arzu, kayıp ve ölüm sembolleri bırakılır. Herkes bunların anlamını çözmeye çalışır. Kimi mala sarılır, kimi aşka, kimi dine, kimi güce…
Fakat törenin sonunda herkes aynı gerçekle yüzleşir:
Aradığımız sır dışarıda değildir.
Sır, arayanın da geçici olduğudur.
İnsan, hakikati bulduğunda özgürleşmez; yalnızca kendi hiçliğini daha berrak görmeye başlar.
Ben de artık hiçliğimi inkâr etmiyorum.
Onu bir düşman değil, içimde büyüyen kara bir çiçek gibi taşıyorum. Kökleri anılarıma, dalları uykularıma uzanıyor. Her gece biraz daha büyüyor; kalbimin çevresini sarıyor, sesimi boğuyor, gözlerimin ışığını ağır ağır emiyor.
Fakat garip bir huzur da veriyor.
Çünkü insan, kurtulamayacağını anladığı şeyle savaşmayı bıraktığında sessizlik başlar.
Ben artık geceden korkmuyorum.
Gece benim mabedimdir.
Melankoli, içimde ilahi söyleyen kör bir rahiptir. Yalnızlık, kapımda nöbet tutan sadık bir muhafızdır. Geçmiş ise duvarlarıma asılmış solgun ikonlardan ibarettir.
Kimseye kurtuluş vadetmiyorum.
Çünkü kurtuluş, korkanların uydurduğu parlak bir masaldır.
Ben yalnızca karanlığın içinde yürümeyi öğrendim. Ayağımın altındaki taşları, duvarlardaki çatlakları ve gecenin hangi saatinde insanın kendi kalbine yenildiğini biliyorum.
Bir gün bu mabet tamamen çökecek.
Taşlarım toprağa karışacak, adım unutulacak, sesim dünyanın gürültüsünde kaybolacak. Fakat belki geride tek bir cümle kalacak:
Bazı insanlar karanlıktan çıkamadıkları için değil, ışığın ne kadar sahte olduğunu gördükleri için geceyi seçerler.
Ve ben…
Gecenin son kandili sönerken, kendi küllerimin başında sessizce oturacağım.
Ne af dileyeceğim ne de yeniden doğmayı isteyeceğim.
Çünkü bazı ruhlar kurtarılmak için değil, karanlığa anlam vermek için yaratılmıştır.
Semih Aslanlar