Arın, namusun, şerefin ve haysiyetin insan suretinden kovulduğu yerde torbacı belirir.
Onlar, kendilerini gecenin efendisi sanan gündüz artıklarıdır. Ceplerinde birkaç paket zehir, dillerinde ucuz racon, gözlerinde ödünç alınmış bir cesaret taşırlar. Mahalle aralarında ölüm satar, sonra da buna “ekmek parası” derler. Oysa sattıkları ekmek değil; bir annenin gözyaşı, bir babanın cenazesi, bir çocuğun yarım kalmış geleceğidir.
Torbacının en büyük yanılgısı, korkulduğu için saygı gördüğünü sanmasıdır.
Ona selam verenler sevgiden değil, beladan uzak durmak için başını eğer. Yanında duranlar dost değil, çıkar nöbetçisidir. Masasına oturanlar kardeşi değil, cebindeki paketin akrabasıdır. Para bittiğinde çevresindeki kalabalık dağılır; geriye sadece aynada görmekten korktuğu o zavallı yüz kalır.
Kendilerini kurt, toplumu koyun sanırlar.
Hâlbuki kurt dedikleri hayvan bile karnını doyurmak için avlanır; bunlar başkasının evladını aç bırakıp kendi sofrasını kurar. Kurt doğanın kanununa uyar, torbacı ise karakter yoksunluğunu meslek edinir. Bir gencin damarına zehir yürürken cebine giren parayı başarı sayacak kadar küçülür.
Sonra sosyal medyada pahalı araba anahtarları, sahte marka saatler, kiralık masalar ve emanet tabancalarla poz verirler. Sanırsın yeraltı dünyasının imparatoru…
Oysa fotoğrafın kadrajı biraz genişlese annesinin evinde oturduğu, elektrik faturasını bile başkasına ödettiği görülür. Kendi hayatını kuramamış, başkalarının hayatını yıkarak adam olduğunu ispatlamaya çalışan bir zavallıdır.
Racon anlatırlar.
Racon dedikleri; çocukları zehirlemek, bağımlının son parasını almak, borçlu gencin ailesini tehdit etmek, ardından da “bizde yanlış olmaz” diye böbürlenmektir. Gerçekten doğru olan tek şey, yanlışlığın vücut bulmuş hâli olduklarıdır.
Şerefleri yoktur ama şeref üzerine konuşurlar.
Namusları yoktur ama başkalarının namusuna dil uzatırlar.
Cesaretleri yoktur ama silah taşırlar.
Aklı olan silaha ihtiyaç duymaz; karakteri olan korku salmaz; itibarı olan kendini sokak başlarında ispatlamaya çalışmaz. Torbacının tabancası, aslında kişiliğinde eksik olan her şeyin metalden yapılmış itirafıdır.
En acınası tarafları da kendilerini sistemin mağduru olarak göstermeleridir.
Yoksullukmuş…
İmkânsızlıkmış…
Hayat onları buna mecbur bırakmış…
Hayır!
Yoksulluk insanı şerefsiz yapmaz. Nice insan aç kalır ama başkasının çocuğuna zehir satmaz. Nice insan cebinde bir kuruş olmadan yaşar ama annelerin evine ateş düşürmez. Fakirlik mazeret olabilir; namussuzluk asla.
Torbacı, kendi iradesizliğinin faturasını hayata kesen kişidir.
Çalışmayı küçümser, emeği aptallık sayar, alın terine güler. Çünkü dürüstçe kazanılacak küçük para ona ağır gelir; başkasının felaketinden kazanılacak büyük para ise vicdanına hafif gelir. Zaten vicdan denilen yük, onlarda taşınamayacak kadar değerlidir.
Bir gün yakalandıklarında başlarını öne eğerler.
Mahallede aslan kesilenler, sorgu odasında kedi yavrusuna döner. “Ben satıcı değilim, kullanıcıyım” derler. Dün yanında çalışanları kardeşi ilan edenler, bugün isimlerini sıraya dizer. Raconları kapının dışında kalır; sadakatleri ilk soruda çözülür.
Çünkü suç ortaklığının kardeşliği, kelepçenin ilk sesi duyulana kadardır.
Onların düzeninde dostluk yoktur; karşılıklı susma sözleşmesi vardır. Sevgi yoktur; menfaat vardır. Cesaret yoktur; kalabalığa güven vardır. Kalabalık dağıldığında ise torbacı, kendi korkusuyla baş başa kalan küçük bir gölgeden ibarettir.
Kendilerini ölümsüz sanırlar.
Oysa adları birkaç dosyada, birkaç tutanakta ve birkaç annenin bedduasında kalır. Arkalarından destan yazılmaz. Heykelleri dikilmez. Çocukları gururla soyadlarını taşımaz. Mezarlıkta bile ziyaretçileri, alacaklıları kadar kalabalık olmaz.
Çünkü insan, nasıl yaşadıysa öyle hatırlanır.
Kimi ardında eser bırakır.
Kimi iyilik bırakır.
Kimi çocuklarına onurlu bir isim bırakır.
Torbacı ise geriye kırılmış aileler, yarım kalmış gençlikler, kararmış sokaklar ve utanılacak bir sicil bırakır.
Ey kendini karanlığın prensi sanan mahalle soytarısı!
Sen güçlü değilsin.
Sen sadece insanların zayıflığını sömürecek kadar ahlaksızsın.
Sen zengin değilsin.
Sen sadece başkalarının yıkımından para kazanacak kadar yoksun bir ruhsun.
Sen korkulan biri değilsin.
Sen sadece herkesin uzak durmak istediği bulaşıcı bir rezaletsin.
Ve unutma:
Adalet bazen ağır yürür ama adres şaşırmaz. Bir gün kapına geldiğinde cebindeki paketler, çevrendeki yalakalar, kiralık silahların ve sahte raconların seni kurtaramaz.
O gün aynada ilk defa gerçek yüzünü görürsün:
Ardan yoksun,
namustan nasipsiz, şereften sürgün, haysiyetten mahrum, zehir satarak adam olduğunu sanan küçük ve zavallı bir hiç.
Çünkü siz, kötülüğün bile utandığı kadar ucuz adamlarsınız.
Şeytanın dahi bir iradesi, bir iddiası, bir felsefesi vardır; sizin ise yalnızca gram hesabınız, borç defteriniz ve başkasının düşüşünden beslenen kirli iştahınız vardır. Karanlığa ait olduğunuzu sanırsınız ama karanlık bile sizi kendine yakıştırmaz. Siz karanlığın çocukları değil, karanlığın lağımında biriken tortularısınız.
Bir insanın zayıf anını kollayıp cebine zehir sıkıştırmak marifet değildir.
Bir annenin evladını kaybedişini kazanca çevirmek ticaret değildir.
Bir gencin iradesini çökertip sonra karşısına geçerek “borcun var” demek racon değildir.
Bu, yalnızca korkaklığın organize edilmiş hâlidir.
Siz insan avlamazsınız; direnemeyecek durumda olanların çevresinde dolaşırsınız. Güçlüye yaklaşamaz, ayakta durana dokunamaz, bilinçli insana mal satamazsınız. Bu yüzden yaralıları seçersiniz. Yalnızları, çaresizleri, öfkeli gençleri, ailesinden kopanları, hayatla bağı zayıflayanları bulursunuz. Çünkü sizin cesaretiniz, yalnızca karşınızdaki savunmasız olduğu zaman çalışır.
Bu yüzden siz suç dünyasının kabadayısı değil, zavallılığın fırsatçısısınız.
Sokakta omuzlarınızı kabartır, yürüyüşünüze yapay bir ağırlık verirsiniz. Üç kelimeyi yan yana getiremeyen ağzınızla hüküm cümleleri kurar, cehaletinizi tehdit tonuyla gizlemeye çalışırsınız. Sizi dinleyen de sanır ki memleket meselesi çözüyorsunuz.
Oysa bütün dünya görüşünüz şundan ibarettir:
Kim para verdi?
Kim borçlandı?
Kim konuştu?
Kim ihbar etti?
Zihniniz, bir lağım faresinin yiyecek arayışından daha geniş değildir. Hayatınızda kitap yoktur, fikir yoktur, emek yoktur, üretim yoktur. Tek maharetiniz; poşet katlamak, telefon değiştirmek, mesaj silmek ve kapıya vurulduğunda perde arkasına saklanmaktır.
Ama mahallede kendinize “reis” dedirtirsiniz.
Karanlığın Seyyar Satıcıları
SEMİH ASLANLAR
Bu içeriğe tepkiniz
Yorumlar
Park54 uygulamasına son verirsin mi?
Ankete Katıl