Bazı duygular vardır; bağırmaz, çağırmaz, kapıları çarpmaz. Sessizce insanın içine yerleşir. Öfke de bazen böyledir. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen bir insanın içinde, yıllardır söylenememiş cümlelerin ağırlığı birikebilir.

Psikolojide öfkenin içe yönelmesinden (anger-in) söz edilir. İnsan yaşadığı kızgınlığı güvenli ve kabul edilebilir bir biçimde ifade edemediğinde, o duygu ortadan kaybolmaz. Sadece yön değiştirir. Önce susarsınız, sonra idare edersiniz, sonra “boş ver” dersiniz. Bir süre sonra karşınızdakine söyleyemediklerinizi kendi içinizde kendinize söylemeye başlarsınız.

Bazen dayanmak sadece tükenmenin daha sessiz biçimidir.

Hayatımız boyunca bize öfkenin kötü bir duygu olduğu öğretildi. “Sinirlenme”, “alttan al”, “büyüklük sende kalsın”, “sus, geçer” denildi. Elbette insanın öfkesini kontrol edebilmesi kıymetlidir. Fakat kontrol etmek başka, bastırmak başkadır. Duyguyu yönetmek başka, yok saymak bambaşka…

Her susuş erdem değildir. Bazı susuşlar insanın kendi benliğinden verdiği tavizdir.

Bir insan sürekli kırılıyor fakat söyleyemiyorsa, sürekli haksızlığa uğruyor fakat ses çıkaramıyorsa, sürekli fedakârlık yapıyor fakat sınır çizemiyorsa; bir süre sonra öfkesi karşısındaki insana değil, kendi içine dönmeye başlayabilir.

Sonra yorgunluk gelir. İsteksizlik gelir. Hayattan geri çekilme gelir.

Bazen nedeni açıklanamayan bedensel yakınmalar bile insanın taşıdığı ruhsal yükün bir yansıması olabilir. Çünkü insan yalnızca diliyle konuşmaz; kimi zaman bedeni de anlatır söyleyemediklerini.

Fakat öfkenin bir başka yüzü daha vardır.

İnsan bazen gerçek öfke kaynağına tepki gösteremez. Çünkü karşısındaki güçlüdür, kaybetmek istemediği biridir, makam sahibidir, ailesidir, işverenidir, eşidir ya da hayatında önemli bir yere sahiptir. Ona söyleyemediği öfkeyi daha güvenli gördüğü kişilere taşır.

İş yerinde aşağılanan insan eve gelir, ailesine bağırır.

Hayattan yorulan insan trafikte tanımadığı biriyle kavga eder.

Kendisinden güçlü olana sesini çıkaramayan, kendisinden güçsüz olana tahammülsüzleşir.

Çünkü bazen kavga ettiğimiz kişi, aslında kızdığımız kişi değildir.

Belki de bugün toplum olarak biraz da bunu yaşıyoruz.

Tahammülümüz azalıyor. Trafikte, sosyal medyada, sokakta, evde, iş yerinde insanlar birbirlerine karşı daha sert. Fakat görünen öfkenin altında çoğu zaman başka şeyler var: geçim sıkıntısı, değersizlik hissi, görülmeme duygusu, adaletsizlik düşüncesi, gelecek kaygısı, kırgınlıklar ve yıllarca biriktirilmiş cümleler…

İnsan aslında patronuna kızıyor, çocuğuna bağırıyor.

Hayata kızıyor, eşine yükleniyor.

Kendisine kızıyor, dünyayla kavga ediyor.

Bu yüzden öfkeye sadece “kötü bir duygu” diye bakmayı doğru bulmuyorum. Öfke bazen insanın içindeki alarmdır. Bir sınırın ihlal edildiğini, bir haksızlığın yaşandığını, bir ihtiyacın görülmediğini anlatır.

“Hayır” diyebilmek bazen ruh sağlığıdır.

“Bu davranış beni incitti” diyebilmek cesarettir.

“Bunu kabul etmiyorum” demek kabalık değildir.

Ve gerektiğinde bir yerden kalkıp gitmek yenilgi hiç değildir.

Hayat bize sürekli sabretmeyi öğretiyor ama belki biraz da sınır koymayı öğrenmemiz gerekiyor. Her şeyi içine atan insanların sakin olduğunu sanmayın. Bazen onların içinde en büyük fırtınalar kopar.

Ve şunu unutmayalım:

İnsan çoğu zaman söylediklerinden değil, söyleyemediklerinden yorulur.

Belki de iyileşmenin başlangıcı, yıllardır başkalarına söyleyemediğimiz cümleleri önce kendimize dürüstçe söyleyebilmekten geçiyor.

Çünkü bastırılan hiçbir duygu gerçekten kaybolmaz.

Sadece başka bir kapıdan geri döner.

Ve insan kendisine bir ömür ev sahipliği yapacaksa, önce kendi içindeki o kapıları korkmadan açmayı öğrenmelidir…