Artıklarınla yetinmeyi başarı sayıp, taburcu ettiklerine hasta olanlar olacaktır unutma...

En büyük hayalleri senin standartın, farkında mısın?

Gülümse onlara. :))

Senin terk ettiğin masada kalan birkaç kırıntıyı ziyafet zannedecek, senin çoktan öldürdüğün ihtimalleri kendi hayatlarının büyük zaferi diye anlatacaklardır. Senin “geçmiş” dediğine onlar “gelecek” diye sarılacak; senin taburcu ettiğin heveslere hasta olup bunu aşk, sadakat, hatta kader sanacaklardır.

Bırak sansınlar.

İnsan, erişemediği yüksekliği küçültmek yerine, çoğu zaman kendi boyunu yüceltmeyi tercih eder. Bu yüzden senin en sıradan günün, onların ömür boyu kurduğu hayal olabilir. Senin vazgeçtiğin bir ihtimal, onların ulaşabildiği en görkemli menzil hâline gelebilir.

Ne tuhaf…

Senin standardın, onların ütopyasıdır.

Senin “eh işte” dediğin hayatı, onlar dualarına sarıp göğe yollar. Senin sıkıldığın odalarda onlar saray görür; senin çıkardığın eski elbiseleri giyip kendilerini hükümdar sanırlar. Sonra aynanın karşısına geçip kazandıklarını düşünürler.

Oysa bazı insanların zaferi, yalnızca başkasının terk ettiği savaş alanında bayrak sallamaktır.

Böylelerine öfkelenme.

Çünkü karganın tavus kuşuna öfkesi anlaşılırdır da tavus kuşunun kargayla tartışması yalnızca vakit kaybıdır. Herkes kendi irtifasında uçar; bazıları göğü görür, bazıları yalnızca yukarıdan düşen gölgeleri.

Sen yine de gülümse onlara.

Merhametinden değil.

Mesafeni hatırlatmak için.

Çünkü bazen en ağır hiciv, tek kelime etmeden gülümsemektir.

Ve sakın onları başarı hikâyeleri anlatırken bölme.

Çünkü bazı insanlar gerçeği duyarsa çöker; yalanla ayakta duranların hakikate tahammülü yoktur. Senin çoktan kapattığın kapının önünde nöbet tutup kendilerini sarayın varisi sanabilirler. Bırak sansınlar. Bir insanın en büyük serveti bazen kendi cehaletidir; çünkü ne kadar küçük olduğunu bilmeyen biri, kendisini dev zannederek huzurla yaşayabilir.

Senin çöpe attığın ihtimalleri çerçeveletip duvara asacaklar.

Senin sustuğun yerde nutuk çekecek, senin terk ettiğin insanlara sahip oldukları için kendilerini seçilmiş sanacaklardır. Oysa bazıları seçilmez; yalnızca geride bırakılanları toplamak üzere sona kalır.

Fakat sona kalmakla zirveye çıkmak aynı şey değildir.

Bunu anlamaları zaman alır.

Belki de hiç anlamazlar.

Çünkü kendisini kazanan sanan bir kaybedene yenildiğini anlatamazsın. O, elindeki kırık parçayı taç sanır; sen ise o tacı neden çöpe attığını bilirsin.

İşte aranızdaki fark budur.

Sen unutursun, onlar kutsar.

Sen geçersin, onlar yerleşir.

Sen iyileşirsin, onlar senin taburcu ettiğin hastalığı karakter edinir.

Sonra da sana bakıp üstünlük taslamaya çalışırlar. Bir çukurun dibinden dağa küçümseyerek bakmak gibidir bu. Sesleri yüksektir, çünkü seviyeleri düşüktür. Gürültüyü güç, arsızlığı cesaret, taklidi şahsiyet sanırlar.

Onlara kızma.

Çünkü insan, ulaşamadığı şeye ya hayran olur ya da iftira atar. Hayranlıklarını gizlemek isteyenler ise küçümsemeyi tercih eder. Seni taklit ederken senden nefret eder, senin hayatına özenirken seni değersiz göstermeye çalışırlar.

Bu, yetersizliğin en eski savunma biçimidir.

Bir cüce, dağın yüksekliğini değiştiremez; fakat herkesi dağın aslında küçük olduğuna inandırmaya çalışabilir.

Sen yine gülümse.

Onların çabasına, telaşına, sahip olduklarını kanıtlama ihtiyacına gülümse. Gerçekten kazananların bağırmadığını, gerçekten değerli olanların kendilerini pazarlamadığını bilerek gülümse.

Çünkü bazı zaferler ilan edilmez.

Bazı üstünlükler açıklanmaz.

Bazı mesafeler ise yalnızca susarak korunur.

Onlar senin eski hikâyelerinde başrol olduklarını sanarken, sen çoktan başka bir kitabın ilk cümlesini yazıyor olacaksın.

Ve unutma:

Senin geride bıraktığın yere yerleşenler, seni geçtiklerini sanabilirler.

Oysa sen çoktan başka bir yoldasındır.

Gülümse onlara.

Çünkü senin artığınla doyanların en büyük trajedisi, bir gün senin neden doymadığını anlayacak olmalarıdır.

Ve bazıları, senin geride bıraktığın enkazın üzerine gecekondu kurup adına “zafer” diye tabela asar. Senin sıkılıp kenara attığın ihtimalleri, kaderlerinin büyük ikramiyesi zannederler. Bir zamanlar kapında beklerken yüzüne bakamayanlar, bugün senden kalan gölgelerin altında poz verip kendilerini güneş sanıyorlar.

Bırak sansınlar.

İnsan, çapı kadar hayal kurar; onlar da doğal olarak senin artıkların kadar büyük düşünebiliyorlar.

Senin bir cümlede vazgeçtiğini, onlar ömür boyu elde ettikleri en büyük mevki diye anlatacaklar. Senin nezaketen sustuğun yerde kendilerini galip ilan edecek, senin tiksinip arkanı döndüğün sofrada başköşeye kurulacaklar. Sonra da çevrelerine, seni geçtiklerini söyleyecekler.

Gülümse.

Bir karınca, dağın eteğine çıktığında zirveyi fethettiğini sanabilir. Bu, dağı küçültmez; yalnızca karıncanın görüş mesafesini gösterir.

Onların en büyük trajedisi, seni yenmek değil; sana benzeyebilmek için ömür tüketmeleridir. Senin yürüyüşünü taklit eder, kelimelerini çalar, sessizliğine anlam yükler, bıraktığın insanlara sahip çıkıp kendilerini mirasçı ilan ederler. Oysa mirasçılık, çöpten eşya toplamakla değil; ağırlık taşımakla olur.

Onların omuzları ise yalnızca dedikodu taşımaya müsaittir.

Taburcu ettiklerine hasta olmaları bundandır. Senin iyileşmez dediğin yarayı aşk, senin kapattığın dosyayı kader, senin terk ettiğin yeri saray zannederler. Çünkü hiç saray görmemiş birine, boş bir oda bile taht salonu gibi gelir.

Kızma onlara.

Cehaletin en merhametli tarafı, insanı kendi küçüklüğünden habersiz bırakmasıdır. Onlar da bu ilahi uyuşturucunun etkisiyle mutlu mesut dolaşıyorlar. Kendilerini önemli, seçilmiş ve eşsiz sanıyorlar. Oysa bütün hikâyeleri, senin bir zamanlar “neyse” deyip geçtiğin bir paragrafın dipnotundan ibaret.

Sen sustukça büyüdüklerini sanacaklar. Çünkü sessizliğinin asaletiyle kendi gürültülerini karıştıracak kadar tecrübesizler. Her havlamayı hitabet, her kıskançlığı rekabet, her taklidi yetenek zannedecekler.

Bırak konuşsunlar.

İçi boş tenekelerin en büyük meziyeti, uzaktan doluymuş gibi ses çıkarmalarıdır.

Sen yoluna bak. Arkanda kalanların seni konuşması, önünde gidecek yollarının olmadığını gösterir. Çünkü insan, geleceği varsa ufka bakar; geçmişe saplananlar ise sürekli arkalarından giden bir kahraman ararlar.

Onlar senin artıklarınla ziyafet çekerken, sen yeni sofralar kurarsın. Onlar eski hikâyelerinde seni kötü karakter ilan ederken, sen yeni bir kitabın ilk cümlesini yazarsın. Onlar seni unutamadıkları için nefret eder, sen onları hatırlamadığın için huzurla uyursun.

Asıl fark burada başlar:

Onlar seni geçmeye çalışır.

Sen onları çoktan geçmişsindir.

Onlar senin gölgende birbirlerine hava atar.

Sen gölgeni bile arkanda bırakacak kadar ileri yürürsün.

Ve bir gün, sana benzediğini sananların kalabalığına uzaktan bakıp yine gülümseyeceksin.

Çünkü bazı insanların ulaşabileceği en yüksek mertebe, senin vazgeçtiklerine sahip olmaktır.

Bazılarının zaferi, yalnızca senin çöpe attığını yerden almaktır.

Bazılarının hikâyesi ise senin hikâyenin başladığı yerde çoktan biter.

Gülümse onlara… :))

Çünkü senin standardına erişemeyenlerin son tesellisi, artıklarınla gurur duymaktır bunu sakın unutma.

Semih Aslanlar