Bugün biraz Sayın Hakkı Tank ve Ayhan Tank'ın işlettiği doğa harikası Poyrazlar Tabiat parkından bahsedeceğim
Burda tefekkür etmek, yalnızca bir gölün karşısında oturup düşünmek değildir.
Tefekkür, görünenin ardındaki görünmeyeni aramaktır.
Gölü seyredersin...
Ama yalnızca suyu görmezsin.
Suyun üzerindeki titreşimde hayatın geçiciliğini, kıyıya vuran dalgada zamanın geri dönüşsüzlüğünü, gökyüzünün göle düşen suretinde ise insanın kendi hakikatini ararsın.
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, baktığı şeyi gördüğünü zannetmesidir.
Oysa görmek başka, idrak etmek başkadır.
Poyrazlar’da bir ağacın altında sessizce oturup göle baktığında, önce gözlerin susar.
Sonra zihnin...
Sonra egon.
Ve geriye yalnızca sen kalırsın.
İşte tefekkür tam orada başlar.
Rüzgâr yaprakları hareket ettirirken düşünürsün:
Ben neden bu kadar acele ediyorum?
Nereye yetişmeye çalışıyorum?
Neyi kazanacağım?
Neyi kaybetmekten korkuyorum?
Peşinden koştuğum şeylerin hangisi gerçekten bana ait?
Hangisi bana toplum tarafından öğretildi?
Hangisi benim arzum, hangisi başkalarının bende bıraktığı arzular?
Göl cevap vermez.
Ama sessizliğiyle seni cevap vermeye zorlar.
Çünkü gerçek tefekkür, dışarıdan cevap toplamak değil, insanın kendi içinde sakladığı sorularla yüzleşmesidir.
Poyrazlar bunun için güzeldir.
Çünkü burada insanın zihnindeki gürültüyü bastıracak kadar yüksek bir ses yoktur.
Ne korna...
Ne kalabalık...
Ne sürekli konuşan ekranlar...
Ne de bitmek bilmeyen şehir telaşı.
Yalnızca tabiat.
Ve tabiatın karşısında insan...
Bir göl.
Bir gökyüzü.
Bir ağaç.
Bir nefes.
Ve sayısız soru.
Bir süre sonra fark edersin ki gölün yüzeyi aslında zihninin bir benzeridir.
Rüzgâr çıktığında dalgalanır.
Rüzgâr dindiğinde durulur.
Zihin de böyledir.
Korkular gelir, zihni dalgalandırır.
Öfke gelir, suyu bulanıklaştırır.
Hırs gelir, yüzeyi parçalar.
Geçmiş gelir, eski bir taş gibi suya düşer.
Gelecek gelir, henüz gerçekleşmemiş fırtınaların korkusunu taşır.
Fakat bütün bunların altında gölün kendisi hâlâ oradadır.
İnsanın özünde de böyledir.
Düşünceler değişir.
Duygular değişir.
İnsanlar gelir, insanlar gider.
Hayat bazen yükseltir, bazen yere indirir.
Fakat insanın içinde bütün bunları seyreden daha derin bir taraf vardır.
Tefekkür biraz da o tarafı keşfetmektir.
Poyrazlar’da yürürken bazen gölün kıyısındaki bir ağaca bak.
Yıllardır orada durduğunu düşün.
Nice yaz görmüş...
Nice kış...
Nice fırtına...
Nice insan...
Nice vedalar...
Nice başlangıçlar...
Ama hâlâ orada.
Kökleri toprağın derinliklerinde, dalları gökyüzüne doğru...
İnsan için bundan daha güzel bir sembol olabilir mi?
Köklen ama gökyüzünü unutma.
Geçmişini inkâr etme ama geçmişinin içinde de yaşama.
Toprağa ait olduğunu bil ama ruhunun gökyüzüne bakma ihtiyacını kaybetme.
Belki hayatın dengesi budur.
Kök ile kanat arasında...
Geçmiş ile gelecek arasında...
Madde ile mana arasında...
Ve insan, bu iki uç arasında kendisini bulmaya çalışır.
Poyrazlar’da tefekkür eden insan bir süre sonra doğayı seyretmeyi bırakır.
Doğanın kendisini seyretmeye başladığını hisseder.
Göl sessizdir ama sana aynadır.
Ağaç sessizdir ama sana sabrı öğretir.
Rüzgâr görünmezdir ama varlığını hissettirir.
Gökyüzü sınırsızdır ama hiçbir şeyi sahiplenmez.
Ve insan burada çok eski bir hakikati yeniden keşfeder:
Görünmeyen her şey yok değildir.
Rüzgârı göremezsin.
Ama yaprakların hareketinden onun varlığını anlarsın.
Sevgiyi göremezsin.
Ama kalpte bıraktığı izden bilirsin.
Zamanı göremezsin.
Ama saçlarına bıraktığı beyazlardan anlarsın.
Ruhu göremezsin.
Ama insanın gözlerindeki derinlikte onun izini ararsın.
İşte tefekkür, görünenden görünmeyene doğru yapılan bu içsel yolculuktur.
Poyrazlar’ın kıyısında bazen hiçbir şey yapmadan oturmak bu yüzden değerlidir.
Çünkü modern insan sürekli bir şey yapmak zorunda olduğunu zanneder.
Çalışmak...
Koşmak...
Kazanmak...
Tüketmek...
Yetişmek...
Paylaşmak...
Göstermek...
Kanıtlamak...
Oysa tabiat senden hiçbir şey istemez.
Poyrazlar sana:
“Bir şey satın al.”
demez.
“Bir şey kanıtla.”
demez.
“Daha başarılı ol.”
demez.
Sadece:
“Burada ol.”
der.
Ve insanın yüzyıllardır unuttuğu şey belki de budur:
Sadece olmak.
Bir akşamüstü Poyrazlar’ın kıyısında otur.
Güneş yavaşça gölün üzerine inerken konuşma.
Sadece izle.
Gökyüzünün renk değiştirmesine izin ver.
Suyun kararmasına...
Kuşların uzaklaşmasına...
Rüzgârın hafiflemesine...
Günün geceye teslim oluşuna...
Ve kendine şu soruyu sor:
“Ben hayatımı gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca hayatın içinden geçiyor muyum?”
Belki cevap hemen gelmez.
Zaten tefekkürün amacı da hemen cevap bulmak değildir.
Bazen doğru soru, yanlış bir cevaptan daha değerlidir.
Çünkü bazı kapılar cevaplarla değil, sorularla açılır.
Poyrazlar’da tefekkür etmek biraz da o kapıların önünde beklemektir.
Sabırla...
Sessizlikle...
Korkmadan...
Kendinden kaçmadan...
Çünkü insanın en uzun yolculuğu dünyayı dolaşmak değil, kendi içine inmektir.
Ve bazen o yolculuğun başlangıcı için yalnızca bir gölün kıyısı yeter.
Poyrazlar’da...
Suyun, toprağın, ağacın ve gökyüzünün arasında...