Tepelerde yıkım olmadığı için tahminim bu yönde, muhtemelen düz ovada bir evdeydi, enkazdan çıkan Kürşat..
Sakarya'da 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nde enkaz altında kalan ve kurtarıldıktan sonra psikologların yönlendirmesiyle güreş sporuyla tanışan doğuştan işitme engelli milli sporcu Kürşat Kiraz, yaşadığı ağır travmayı sporla aştığını anlatırken o geceye döndüm, 7 yaşındaymış, okuyun, unutmayın..
Kafanıza yatan bölümlerin altını çizin, saklayın..
Ve.. Hiçbir zaman unutmayın; Yine depremler olacak!.
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nde 35 yaşındaydım..
Yeni Sakarya gazetesinde spor müdürü olarak çalışıyordum ancak şehir yıkılmış, spor bitmişti..
17 Ağustos depreminden 3 ay önce Sakaryaspor süper ligden düşmüş, bir gün önce 1. Lig’de ilk maçına Hatay’da çıkmış, sezona 1-1’lik beraberlikle başlamıştık..
Tek golümüzü Beşiktaş’tan transfer edilen Sertan Eser atmıştı..
Teknik patron Giray Bulak’tı.. Süper ligden düşmemize rağmen gönderilmemişti.. Deprem gecesi Sapanca’da konakladığı otel yıkılmış, Giray hoca göle savrulmuştu..
Şehir yerle bir olduğundan sebep ligden çekildik, kent meydanında ulusal basından gelen arkadaşlarla yerel basında yazan arkadaşlar ve ajans muhabirleri el ele verdik, deprem sonrasını yazıyoruz, gözlerimiz yaşlı, acımız kocaman..
Kaybettiğimiz binlerce can, yıkılan binaların tonlarca enkazı dünyada birinci haberdi..
Uyar Han’da yıkım yoktu ama baskı makinemiz yerinden oynadığından sebep gazeteyi depremden 21. gün sonra, yani Eylül ayının ilk haftasında basmıştık, Yeni Sakarya yerel basında baskıya en erken giren ilk gazeteydi..
İki yerel televizyon vardı ama aylarca ayağa kalkamadı..
Yenigün gazetesi birkaç ay sonra çadırda hazırlanmaya başladı..
Sakarya Gazeteciler Cemiyeti binası da yıkılmıştı..
Asrın felaketi yıkıp geçmişti, acısı kavuruyordu..
Yitirdiğimiz yakınlarımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza rağmen ayakta kalanlar iş başındaydı..
Ajans muhabirleri Zafer Tokuş’u, Aziz Güvener’i, İbrahim Çorbacı’yı, Murat Uygun’u, Hüseyin Cumalı’yı hatırlıyorum, telsiz ellerinde, gazetecilik üniforması ile tilki uykusundaydılar, 24 saat hazır kıta..
Unutmadık, unutmayacağız..
Yıkılan ATSO’nun sloganıydı, depremden 3 ay önce aldığım 93 model doğanın arka camına yapıştırdım..
10 yıllık evliydim, 3 çocuğum vardı; Fatih 10, Yasin 6, Nisanur 4 aylıktı..
Serdivan’da 32. sokakta 4 katlı baba evinin üçüncü katında oturuyorduk..
45 saniyelik deprem anının yarısında eşim uyandırdı, zannettim ki şimşekler çakıyor..
Oda ışıl ışıl oldu, büyük bir gürültü..
Neler olup bittiğini anlamaya çalışırken 45 saniye bitti, eşim beşiğinde yatan Nisanur’u kucakladı, ben çocukların odasına koştum, Fatih orada, Yasin yok..
“Yasin nerde oğlum?” dedim, Fatih şaşkın..
Sanki ben farklıydım?..
Eşim, kucağında kızım, yamacında Fatih aşağı indiler, bahçeye..
Ben evin içinde Yasin’i arıyorum..
Ertesi gün baktım, salonda vitrin devrilmiş, hertaraf cam kırıkları, evi tavaf ederken bir tanesi bile ayağıma dolanmamış..
Yasin mi?
Balkonda buldum, kucakladım, bizde aşağı indik, sıfır zayiat..
İkinci katta annem, babam ve kardeşlerim oturuyordu ama annemle babam ata topraklarına gezmeye gitmişti, Makedonya’ya..
Kardeşlerimle bahçede buluştuk, sağa sola bakıyoruz, zindan..
Sokakta bizim evin dışında birkaç ev daha var, bir tane araba var, benim arabam..
Dedim ya.. 3 ay önce almıştım, 93 model doğan..
Sabahın ilk ışıklarında şanzumancı kardeşim Doğan, tornacı komşum Alaattin ve ben bindik arabaya, akrabaları dolaşıyoruz, her taraf viran..
Ara sokaklardan çarşıya ulaştık, gazetenin bulunduğu Uyarhan’ın arkasına arabayı bıraktık, pasaj ayakta ama Tozlu camii minaresi binanın dibine düşmüş..
Toptancıların çuvalları sağa sola devrilmiş, üzerlerinden atlayarak gazeteye girdim..
Koca baskı makinesi 20 cm kadar yerinden oynamış, raflar devrilmiş, urufatlar yerlerde..
Sağı solu biraz toparladık, pasajın karşısındaki ahşap ev yıkılmış, pasajın kahvecisi Ecevit’in sesi geliyor; “Yardım edin..”
Ev yerle bir, sese ulaşmak ne mümkün?
Seslerin birbirine girdiği esnada vardığımız İtfaiye caddesindeki yıkım alanı en dramatik olanıydı, tabii ki bana göre..
“Kimde yok mu?” sesleri yürek dağlıyordu..
Tornacı komşum Alaattin kat kat olan yıkıntıların arasına daldı, bir öğrenciyi kucağında dışarı çıkardı..
İkisi de toz toprak içindeydi, mucize kurtuluş..
Akşama doğru Modern Sanayi’de bir kamyon brandası bulduk, bizim sokakta 3-5 haneye çadır kurduk..
Ertesi gün yardımlar gelmeye başladı, ekmek-su-gıda-sigara..
Adapazarı ovasında neredeyse bina kalmamıştı, yıkılan valilik önünde kriz masası kuruldu, yaralar sarılmaya başladı..
O zamanda yazmıştım, arşim Yeni Sakarya’da, yine tekrarlıyorum; “Bina değil, zemin öldürür..”
Bu iddiamı da şöyle besledim; “Serdivan Arabacıalanı’nda mobilyacılar çarşısında boydan boya yıkılan binalarda öyle kalın demirler vardı ki nasıl bükülmüş, bizim binadan bağımsız dört tarafı briketle çevrili üstüne eternit atılmış sıfır bağlantılı kömürlük duruyordu..”
Bu nedenle 17 Ağustos depreminin bende bıraktığı slogan bu; “BİNA DEĞİL, ZEMİN ÖLDÜRÜR..”
Dolayısıyla “Deprem değil, bina öldürür” sloganına katılmıyorum..
SANTRA HARİCİ
En önemli şeylerin
Altı çizilir..