Direksiyon başına geçen herkes bir anda haklı oluyor. Kimse hata yapmıyor. Kimse kuralları çiğnemiyor. Ama nedense her gün kaza var, her gün kavga var, her gün bir magandalık haberi var. Demek ki ortada tuhaf bir matematik var.

Kırmızı ışık bazıları için “tavsiye” gibi. Sarı yandı mı gaz basılıyor, kırmızı yandı mı “yetişirim” deniyor. Kavşakta bir saniye bekleme yok. Halbuki o bir saniye bazen bir hayat demek. Ama acelemiz var. Nereye yetiştiğimiz belli değil ama mutlaka yetişmemiz gerekiyor.

En can yakıcı meselelerden biri de ambulansa yol vermeme rezilliği. Siren çalıyor, ışıklar yanıyor, içinde belki kalp krizi geçiren biri var. Ama bazı sürücüler inatla şeridini kapatıyor. Sağ çekmek bu kadar mı zor? Aynaya bakmak bu kadar mı ağır geliyor? O ambulans bir gün senin için de çalabilir, bunu düşünmek neden bu kadar zor?

Bir de trafikteki kabadayılık var. Sinyal vermeden önüne kıran, sıkıştıran, camı açıp bağıran, el kol yapan tipler. Sanki yol babasının malı. Korna çalınca kavga sebebi, selektör yapınca hakaret sebebi. Trafik artık ulaşım alanı değil, ego savaşı alanı. Kim daha güçlü, kim daha baskın, kim daha agresif… Direksiyon başında karakter testi veriyoruz resmen.

Magandalık sadece şehir içinde değil. Düğün konvoyları yolu kapatıyor, silah atanlar hâlâ var, drift atanlar sosyal medyaya video çekiyor. Sonra biri hayatını kaybedince “çok üzgünüz.” Üzülmek yetmiyor.

En tehlikelisi de şu: Herkes suçu başkasında arıyor. “O önümde ani fren yaptı.” “Yaya atladı.” “Yol bozuktu.” “Işık süresi kısaydı.” Hep bir bahane var. Ama kimse “Ben hata yaptım” demiyor. Trafikte özür dilemek bile yok. Elini kaldırıp “Pardon” demek yerine cam indirip kavga etmeyi tercih eden bir kültür oluştu.

Oysa trafik basit bir şey: Kurala uy, saygı göster, acele etme. Bu kadar. Ne kahramanlık var ne yarış. Eve sağ salim gitmekten daha önemli ne olabilir? Trafikte gerçekten herkes haklı olamaz. Bir yerde biri yanlış yapıyor.