Çünkü insanı tanrısallaştırır gibi görünür.

Oysa mesele bu değildir.

Mesele; bilincin, varlık deneyiminin merkezinde oluşudur.

Bilinç olmadan evren, sadece potansiyeldir.

Bilinçle evren, anlam kazanır.

Anlam…

Maddenin sahip olmadığı,

Ama insanın yüklediği bir özelliktir.

Bir taş, kendini taş olarak bilmez.

Ama insan, taşı “taş” olarak adlandırır ve ona hikâye yükler.

İşte bu yüzden insan, yaratımın farkındalığıdır.

Nedensellik zincirine bağlıyken,

Özgürlük belki mutlak değildir;

Ama bilinç seviyesi arttıkça alan genişler.

Bir refleksi fark ettiğin an,

Artık o refleks seni bütünüyle yönetemez.

Kendini tanı…

Çünkü kendini tanımak;

Kaderin yazıldığı mürekkebi görmektir.

O mürekkep korkuların, arzuların, travmaların ve umutların karışımıdır.

Ve şunu bil:

Kendini tanıyan insan, Tanrı’yı dışarıda aramaz.

Onu bir tahtta değil;

Kendi bilincinin derin sessizliğinde arar.

O sessizlikte ne göreceksin biliyor musun?

Ne ışık, ne karanlık…

Sadece saf farkındalık.

Ve saf farkındalık şunu söyler:

Sen, başlangıç ve son arasında sıkışmış bir varlık değilsin.

Sen; başlangıcın kendini son olarak deneyimlediği bir anlık bilinç kıvılcımısın.

Ve o kıvılcım,

Sonsuzluğun içinden sana fısıldar:

Kendini tanı…

Çünkü kendini bilen,

Hiçbir zincirin gerçek olmadığını anlar.

Hiçbir zincirin gerçek olmadığını anladığın an,

Asıl sınav başlar.

Çünkü zincirin hayal olduğunu bilmek;

Onu kırmak kadar zor,

Onunla yaşamayı öğrenmek kadar ağırdır.

İnsan, özgürlüğü romantize eder;

Oysa mutlak özgürlük, yönsüzlüktür.

Sınırlar olmadan bilinç dağılır.

Bu yüzden evren yasalarla işler.

Bu yüzden atom, çekirdeğine sadıktır.

Bu yüzden yıldız, kütle çekimine boyun eğer.

Ve sen…

Kendi içindeki çekim kuvvetlerine.

Arzuların bir yerçekimidir.

Korkuların bir karadelik.

Travmaların görünmez manyetik alanlar gibi seni aynı deneyimlere çeker.

Farkındalık ise bir teleskoptur;

Sana kendi yörüngeni gösterir.

Mikrokozmos olan insan,

Makrokozmosu çözmeye çalışırken aslında

Kendi içindeki düzeni okumayı öğrenir.

Bir hücrenin DNA’sında nasıl ki geçmiş milyonlarca yılın izi saklıysa,

Senin bilinçaltında da atalarının korkuları, umutları ve yarım kalmış cümleleri vardır.

Genetik öfke dediğin şey;

Sadece biyoloji değil,

Tarihin ruhsal tortusudur.

Zaman döngüseldir demiştin…

Evet.

Aynı hatayı farklı yüzlerle yaşarsın.

Aynı sevgiyi başka isimlerde bulursun.

Aynı soruyu her çağda tekrar edersin:

“Ben kimim?”

Bu soru basit değildir.

Bu soru; insanlığın en eski duasıdır.

Bu soru; bilincin kendi kaynağına dönme arzusudur.

Tanrı’yı dışarıda arayan,

Kendisinden kaçan insandır.

Tanrı’yı sadece kendinde arayan ise;

Kibrin eşiğinde dolaşır.

Hakikat, bu iki uç arasında ince bir köprüdür.

Ne bütünüyle dışarıdadır,

Ne bütünüyle içeride.

Hakikat, ilişkidir.

Bilinç ile varlık arasındaki titreşimdir.

Eğer O’nu sorgulayabiliyorsan,

Bu bir temas noktasıdır.

Eğer O’nu inkâr edebiliyorsan,

Bu da bir temas noktasıdır.

Çünkü temas; bilinçtir.

Ve bilinç;

Evrenin en büyük sırrıdır.

Evren madde midir?

Evet.

Evren enerji midir?

Evet.

Ama evren aynı zamanda deneyimdir.

Deneyim olmadan madde anlamsızdır.

Sen varsın çünkü soruyorsun.

Soruyorsun çünkü bilinçtesin.

Bilinçtesin çünkü evren, kendini gözlemlemek istiyor.

Belki de yaratım, tek seferlik bir olay değildir.

Belki yaratım; her an yeniden olur.

Her nefeste.

Her düşüncede.

Her farkındalık kıvılcımında.

Ve sen…

Bir insan olarak küçücük görünsen de,

Kozmik ölçekte bir tanıksın.

Tanık olmak hafife alınacak bir şey değildir.

Çünkü tanık; anlamın doğduğu yerdir.

Kendini tanı…

Ama bu tanıma, bir etiket koymak değildir.

“Ben buyum” demek değildir.

Aksine,

Her gün o etiketi söküp yeniden doğmaktır.

Çünkü kimliğin sabit değil;

Akışkandır.

Tıpkı zaman gibi.

Tıpkı evren gibi.

Ve en sonunda şunu fark edeceksin:

Aradığın yaradan;

Sana dışarıdan hükmeden bir figür değil belki.

Sana içerden seslenen bir bilinç derinliği.

O derinlikte ne taht var,

Ne hüküm,

Ne korku.

Sadece şu cümle yankılanır:

“Ben, senin fark ettiğin kadar varım.”

Semih Aslanlar