Bizim memlekette bir garip alışkanlık var.
Bir işin yanlış olduğunu anlamak için önce birilerinin canının yanması gerekiyor.
Kayalıklarda insanlar yıllardır tehlikeli şekilde geziyor. Kimse dönüp "Buraya korkuluk yapalım, uyarı levhası koyalım, denetim yapalım." demiyor. Ama biri düşüp hayatını kaybedince ya da ağır yaralanınca çözüm hazır: "Kayalıklara çıkmak yasak."
Sorun çözüldü mü? Hayır. Sadece sorumluluk yasak tabelasının arkasına saklandı.
Aynı tabloyu her alanda görüyoruz.
Toplumu sarsan bir olay yaşanıyor, birkaç saat geçmeden sosyal medya kısıtlanıyor. Peki o olay olmadan önce güvenlik zafiyetini gidermek, dezenformasyonla mücadele etmek ya da kriz yönetimini güçlendirmek neden akla gelmiyor?
Yangın çıkıyor, sonra denetimler başlıyor.
Deprem oluyor, sonra binalar kontrol ediliyor.
Sel geliyor, sonra dere yatakları hatırlanıyor.
Trafik kazaları artıyor, sonra radarlar çoğalıyor.
Yani bizde tedbir, olaydan önce değil, olaydan sonra geliyor.
Sanki önlem almak için mutlaka bir acı yaşanması gerekiyormuş gibi...
Oysa devlet dediğiniz yapı, belediye dediğiniz kurum, ilgili makamlar tam da bunun için var. İnsanlar zarar görmeden riski görmek, tehlikeyi önceden tespit etmek ve çözüm üretmek için...
Tedbir, cenazeden sonra alınırsa adı tedbir olmaz; refleks olur.
Üstelik çoğu zaman en kolay yol seçiliyor: Yasak koymak.
Çünkü yasak koymak, sorunu çözmekten daha kolay.
Ama unutulan bir gerçek var.
İyi yönetim, kriz çıktıktan sonra karar vermek değildir. Kriz çıkmadan önce o ihtimali ortadan kaldırmaktır.
Asıl başarı, "Bir daha olmasın." demek değil; zaten hiç yaşanmamasını sağlamaktır.
Keşke bu ülkede kurallar, insanların ölüm haberlerinden sonra değil; aklın, bilimin ve sağduyunun rehberliğinde konulsa...