Ulusal anketlere göre yargıya güven oranı yüzde 25 seviyesine düştü.

Bu demektir ki her 4 kişiden 3 tanesi yargıya güvenmiyor.

Öyle inanıyorum ki ‘yargıya güveniyorum’ diyen dörtte bir kesimin çoğunluğu henüz bir yargı süreci ile tanışmamıştır. Adliyeye yolu düşmemiştir yani…

Ben böyle bir sürece en son geçtiğimiz hafta tanık oldum. Yargıya güvenin yerlerde sürünmesinin sebebini bir kez daha iliklerime kadar yaşayarak tanık oldum.

Yine uluslararası değerlendirme kuruluşlarına göre de durumumuz çok vahim.

WJP (The World Justice Project) Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre 140 ülke arasında 116’ıncı sıradayız. Bu manada Meksika, Angola ve Mali gibi ülkelerin bile gerisindeyiz.

Ve maalesef, en kötü sıralamaya sahip olduğumuz başlık, 140 ülke arasında 135’inci sırada olduğumuz başlık; “hükümet yetkilerinin kısıtlanması” daha doğrusu ‘kısıtlanamaması’ alanı…

Bu rekor derecemizi de 2017’de de geçtiğimiz ‘Türk tipi başkanlık’ sistemine borçluyuz. Hani muhalefetin ‘tek adam yönetimi’ dediği sisteme…

Bu sonuçlar sürpriz mi? Hayır…

En son yaşananlara bakarsanız, sıralamanın dibini görmek için adeta özel çaba sarfettiğimizi düşüneceksiniz.

Alican Uludağ mesela. Uludağ, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçundan gözaltına alındı ve artık gelenek haline gelen yedekte tutulan bir suçlama ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ ile tutuklandı.

Tutuklandığı yetmedi, son aldığımız haberlere göre Ankara Sincan’dan, İstanbul Silivri’ye nakledildi.

CHP kurultay iptal davası mesela… Şikayetçilerin ve şahitlerin, iddianameye nokta kadar katkıda bulunamadığı, şikayetçi ve tanıkların tezlerini ‘duydum, öğrendim, dediler’ gibisinden afaki cümlelerle savunabildiği, iddianame çöktüğüne göre derhal bitirilmesi gereken dava…

Pazartesi günü görüldü. İşin içinden çıkamayan yargı, son çare olarak İBB davası ile birleştirilmesi kararı ile topu taca attı.

Bunun nasıl bir hukuksuzluk olduğunu CHP’li yetkililerin açıklamalarından anlamaya çalışayım.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci; "Partimizin 38’inci Olağan Kurultayı’na ilişkin ceza davasında, yargılamanın hangi zeminde yürütüldüğü bugün bir kez daha açık biçimde ortaya çıkmıştır. Duruşmada dinlenen tanık beyanları, ceza muhakemesinin en temel ilkeleriyle bağ kurmayan, tamamı duyuma dayalı ifadelerden ibarettir. 'Duydum', 'söylendi', 'konuşuluyordu' gibi beyanlar, ne somut olgu içerir ne de ispat değeri taşır. Görgüye dayanmayan, soyut anlatıların ceza yargılamasında delil olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Buna rağmen dava, esasına girilmeden ertelenmiş ve belirsizlik bilinçli biçimde sürdürülmüştür.

Bu tablo, başından bu yana ifade ettiğimiz gibi, yargılamanın hakikate ulaşma amacıyla yürütülmediğini göstermektedir.

Daha vahim olan ise, dosyanın İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası ile birleştirilmesine yönelik savcılık talebi ve mahkemenin bu yönde attığı adımdır. Farklı maddi koşullara, farklı hukuki konulara ve farklı yargılama zeminlerine sahip dosyaların 'fiili bağlantı' gerekçesiyle bir araya getirilmek istenmesi siyasal bir tercihe işaret etmektedir. Kurultay sürecini ceza yargılamasının konusu haline getiren anlayışla İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyasında yürütülen siyasi kurgunun aynı hatta birleştirilmek istenmesi tesadüf değildir. Bu adım, Cumhuriyet Halk Partisi’ni bütüncül biçimde kuşatma hedefinin açık bir parçasıdır.

Başından bu yana söylediğimiz bir gerçek vardır. Bu dosyanın hukuki zemini yoktur. Nitekim aynı kurgu üzerine inşa edilen mutlak butlan davası reddedilmiştir. Söz konusu iddiaların karşılıksız olduğu açıkça ortaya konmuştur. Şimdi aynı iddialar, ceza yargılaması yoluyla yeniden dolaşıma sokulmak istenmektedir.”

CHP'li Murat Emir de niyeti ve işin aslını astarını şöyle aktardı; “Gerçekten de bütün bu butlan davaları, kurultay davalarımız, bizim il kongresi davaları, gerek hukuk davaları gerek ceza davaları aslında süreç odaklı. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’ni tartıştırmak, zaten Cumhuriyet Halk Partisi kendi içerisinde kavgalıdır havası, algısı yaratmak... Bunun üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine parmak sallamak, hatta Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’na "Ankara’da otur, koltuğuna sahip çık" diyecek kadar istikamet çizmeye çalışma çabası var."

İşte, ‘Türkiye neden hukuka güven ve yargı bağımsızlığı alanlarında Afrika kabile devletlerinin bile altında kalıyor’ sorusunun cevabıdır.