Bu, sıradan bir kitap değildi. Hatta belki yalnızca bir kitap da değildi. Denemeler, Montaigne’in kendisiydi. Yıllar önce okuduğum bu kitabı; ülkemizde yaşanan son gelişmelerden sonra bir kez daha okuyorum.
Uzun zamandır böyle bir düşünür ve onun eseri karşısında ne yazılır, ne söylenir diye düşündüm. Fakat çoğu zaman sadece düşündüğümle kaldım. Çünkü bazı yazarları anlatmaya başladığınızda, onları kendi cümlelerinizin içine hapsetme tehlikesi vardır.
Montaigne de onlardan biri. Üstelik anımsıyorum; eserinin fazlasıyla övülmesini isteyen bir adam da değildi. Yazdıkları ne bize hizmet etmek için kaleme alınmıştı ne de kendisine büyük bir ün kazandırmak için. O, insanlığa yukarıdan seslenen bir bilge gibi davranmadı. Bir kürsüye çıkmadı, “Hakikat budur” demedi. Masasına oturdu ve kendisine baktı.
Belki de onu yüzyıllardır yaşatan tam olarak buydu.
“Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.”
Bu cümle aslında Denemelerin bütün kapılarını açan bir anahtar gibidir. Montaigne dünyayı anlamak için önce kendisini anlamaya çalıştı. Çünkü insanın kendisine doğru çıktığı yolculuk, çoğu zaman dünyayı dolaşmaktan daha uzun ve daha meşakkatlidir.
Montaigne susmadı.
Korkularını, çelişkilerini, zaaflarını, düşüncelerini, dostluğu, ölümü, yaşamı, bilgiyi, alışkanlıkları ve insan denen o anlaşılması güç varlığı yazdı.
Montaigne’in aynası bu çağdan çok farklıydı.
O aynada filtre yoktu.
Kendisini olduğu gibi görmeye ve gördüğünü olduğu gibi anlatmaya çalışıyordu. “Ben buyum” diyebilmenin, “Ben böyle düşünüyordum ama yanılmış olabilirim” diyebilmenin özgürlüğünü taşıyordu.
Bu yüzden Denemeleri okurken dört yüz yılı aşkın bir zamanın gerisinden konuşan bir yabancıyla değil, bazen yanı başımızda oturan bir dostla konuşuyormuşuz gibi hissederiz. Çünkü çağlar değişse de insanın temel meseleleri pek değişmiyor. Korkuyoruz, seviyoruz, kaybediyoruz, hırslanıyoruz, yanılıyoruz, yeniden başlıyoruz.
Ve Montaigne tam burada başka bir cümlesiyle karşımıza çıkıyor:
“Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan sıyrılmayı, bir yerde yeniden durup başlamayı bilmezler.”
Ne kadar güçlü bir “yeniden başlama” düşüncesi…
İnsan düşüncesini değiştirebilir. Yolunu değiştirebilir. Bir zamanlar büyük anlamlar yüklediği şeylerden vazgeçebilir.
Montaigne bize nasıl yaşamamız gerektiğini anlatan kesin reçeteler bırakmadı. Bunun yerine insanın içine küçük sorular bıraktı.
Ben kimim?
Neden böyle düşünüyorum?
Beni gerçekten ne mutlu ediyor?
Savunduğum düşünceler gerçekten bana mı ait, yoksa bana öğretilenleri mi tekrar ediyorum?
Peşinden koştuğum şeyleri gerçekten istiyor muyum, yoksa başkalarının gözünde değerli görünmek için mi istiyorum?
İşte Denemeler tam burada kitap olmaktan çıkıyor ve bir aynaya dönüşüyor.
Belki Montaigne’i okumak bu yüzden zaman zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan bazı satırlarda Montaigne’i değil, kendisini yakalar. Yüzyıllar önce yazılmış bir cümlenin içinde bugünkü hırsımızı, korkumuzu, gösterişimizi veya yalnızlığımızı görürüz.
Dört yüz yıl geçti.
Dünya değişti. İmparatorluklar yıkıldı, şehirler büyüdü, makineler hayatımıza girdi, insan aya çıktı, bilgi saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaşmaya başladı. Fakat insanın kendisiyle olan meselesi hâlâ bitmedi.
O satırlarında korkularıyla, bilgisiyle, bilgisizliğiyle, çelişkileriyle, dostluklarıyla, ölüme bakışıyla, hayat sevgisiyle kendisini ortaya koydu.
Ve yüzyıllar sonra bize sessizce şunu hatırlattı:
Dünyayı anlamaya çalışmadan önce insanın bazen kendi içine dönmesi gerekir.
Çünkü insan kendisini tanımadan sahip olduğu makamın, servetin, bilginin ve gücün ne kadarına gerçekten sahiptir?
Belki de Denemelerin bunca zamandır eskimemesinin sırrı budur. Montaigne insanı anlatmaya çalışırken bütün insanlığı anlatma iddiasında değildi. Yalnızca kendisini anlattı.
Fakat ne gariptir ki kendisini anlattıkça hepimizi anlattı.
Ve sanırım büyük eserleri büyük yapan şey de tam olarak budur:
Bir insanın kendisini anlatırken, yüzyıllar sonra hiç tanımadığı bir insanın kalbinde “Ben de böyleyim” cümlesini uyandırabilmesi…
Ya sen kimsin...?