Devletin damarlarında akan kan, yalnızca yasalar yahut bütçeler değildir; o damarları canlı tutan, her sabah masasının başına oturan, imza atan, mühür vuran, dilekçe okuyan, kimi zaman vatandaşı azarlayan, kimi zaman da onun derdine çare olan memurlardır.
Memur; halk ile devlet arasındaki köprü… Fakat bu köprünün kimi taşları sağlam, kimi taşları ise çatlaklarla doludur. Çünkü her memur, aynı vicdanla aynı masanın başına oturmaz. Kimisi görevini, “maaş günü gelsin de geçsin” kolaycılığıyla yapar; kimisi ise vatandaşı kardeşi gibi görüp, en ufak işini bile özveriyle çözer. İşte bu ayrım, memurların gerçek fotoğrafını verir.
Bir toplumun gelişmişliği, yalnızca teknoloji ya da büyük binalarla ölçülmez; vatandaşın devlet kapısında gördüğü muameleyle ölçülür. Eğer bir dilekçeyi vermek için saatlerce bekleyen yaşlı bir amcanın sabrı taşarsa, orada devlet değil, memurun ilgisizliği sorgulanmalıdır. Eğer bir öğrenci, tek bir imza için on odadan süründürülüyorsa, bu da bürokrasinin hantallığının aynasıdır.
Memur, görevini kutsal saydığı vakit milletin duasını alır; görevini lütuf gibi gördüğü vakit ise laneti… Ne yazık ki, bazı memurlar devlet dairesini kendi mülkü, vatandaşın hakkını da kendi insafına bağlı bir sadaka gibi görür. Oysa ki o koltuk, milletin alın teriyle ödenen vergilerle kurulmuş; o maaş da o halkın ekmeğinden kesilmiştir.
Memurların en büyük imtihanı, güç ile vicdan arasındaki dengeyi kurabilmektir. Vatandaşın önüne konulan dosya, yalnızca bir kâğıt değil; bir ailenin, bir gencin, bir hastanın, kısacası bir insanın hayatıdır. Bir imzanın, bir mühürün, bir onayın ardında bazen koskoca bir ömür vardır.
Benim kalemimden çıkan çağrı şudur:
Memur, yalnızca devletin değil, aynı zamanda milletin de hizmetkârıdır. Görevini adalet, merhamet ve hakkaniyetle yapan her memur, bu toprakların gerçek kahramanıdır. Fakat görevini ihmal eden, vatandaşı hor gören her memur da yozlaşmanın aynasıdır.
Devletin gücü, memurun vicdanında saklıdır.
Memurlar…
Kimi için devletin çarkını döndüren gizli kahramanlar, kimi içinse vatandaşın en ağır imtihanı. Lakin hakikati konuşalım: Bu topraklarda memur, çoğu zaman görev adamı değil; masanın ardına saklanmış küçük bir kraldır.
Kapısına gittiğin an anlarsın:
Bir çayını koyup dakikalarca sohbet ederken senin işin bekler. Sana bakışı, “ben olmazsam hiçbir işin yürümez” edasındadır. Halbuki o masa da, o kalem de, o mühür de halkındır. O koltuk, sana ait değil; sana emanet edilmiştir. Ama ne yazık ki nice memur bu emaneti yağmalanan bir saltanat sanır.
Vatandaşın işi sürüncemede kalır, bir imza için günlerce dolaştırılır. Kimi zaman kapıdan kovulur, kimi zaman aşağılanır. Çünkü memurun bir kısmı, işini görev değil, lütuf sanmaktadır. “Bekleyeceksin” der, “yarın gel” der, “bizim de işimiz var” diyerek vatandaşın onurunu ayaklar altına alır.
Devletin gerçek yüzünü, Cumhurbaşkanı’nın kürsüdeki nutukları değil; bir memurun vatandaşla kurduğu diyalog gösterir. Eğer devletin kapısı vatandaşa hakaretle, küçümsemeyle, lakayıtlıkla açılıyorsa; orada artık devletin itibarı da çürümüştür.
Memurların içinde elbette işini hakkıyla yapanlar var; ama o vicdanlı azınlık, sistemin paslı çarkları arasında kayboluyor. Çünkü yozlaşmış düzen, asalak olanı besliyor; dürüst olanı ise köreltiyor.
Şunu net söylemek gerek:
Memur, milletin maaşını ödediği bir hizmetkârdır, efendisi değil!
Ama bu ülkede nice memur, milleti kendine hizmetkâr sanır.
O yüzden diyorum ki:
Vatandaşa zulmeden, işini ihmal eden, kapısını açmayan her memur, bu ülkenin geleceğine konmuş bir urdur. Temizlenmedikçe devletin sağlığına kavuşması mümkün değildir.
Semih Aslanlar