Bazı geceler vardır; insan o gecelerde yalnızca uyumaz, aynı zamanda kendi içinden geçer. Ruhunun taş koridorlarında yankılanan eski ayak seslerini dinler; kırılmış inançlarını, yarım kalmış dualarını, susarak gömdüğü öfkelerini yeniden yoklar. Çünkü insan, en çok da sustuğu yerde çoğalır. Ve bazen bir suskunluk, bin çığlıktan daha ağırdır.
Ben bu çağın yüzüne baktığımda, cilalanmış bir medeniyet değil; üstü örtülmüş bir çürüme görüyorum. Herkes konuşuyor ama kimse hakikati taşımıyor. Herkes yaşıyor gibi yapıyor ama çoğu, çoktan kendi vicdanının mezar taşını dikmiş. Merhamet, çıkarın gölgesine sığınmış; sadakat, menfaatin sofrasında kiralanmış; onur ise artık çoğu insanın dilinde kalan, hayatında yaşamayan bir kelimeye dönüşmüş.
İnsan dedikleri varlık, kendi içine yenildi önce. Şehirler sonra çöktü. Sokaklar, binalar, kurumlar, düzenler… bunların hepsi sonradan kirlendi. Asıl çürüme, kalbin içinde başladı. Bir adam kendine ihanet ettiğinde, dünyaya sadık kalması zaten mümkün değildir. Bir toplum utanma duygusunu kaybettiğinde ise, çöküş sadece zaman meselesidir.
Ben bu dünyanın karanlığını inkâr etmiyorum. Aksine, onu tanıyorum. Onunla uzun zamandır aynı masada oturuyorum. Kederin yüzünü biliyorum. Hayal kırıklığının sesini, gecenin en dip yerinde insanın boğazına oturan o görünmez taşı da biliyorum. Ama yine de şunu söylüyorum: Karanlığı tanımak, ona teslim olmak değildir. Bazen insan, sadece karanlığın içinden geçtiği için ışığın ne olduğunu anlar.
Ve ben biliyorum ki her yara, bir iz bırakır; ama her iz, bir yenilgi değildir. Bazı izler, insanın hangi cehennemlerden yürüyerek çıktığının sessiz belgesidir. O yüzden kimse benim suskunluğumu zayıflık sanmasın. Ben konuşmuyorsam, içimde kelimeler ölmediği içindir; yalnızca hüküm vermek için doğru anı bekliyordur.
Çünkü bazı insanlar yaşar, bazıları sadece oyalanır. Bazıları sever, bazıları sadece sahip olmak ister. Bazıları inanır, bazıları ise korkularına secde eder. Ve ben, bu ayrımı görmeye başladığımdan beri, kalabalıklara değil; hakikatin yalnızlığına daha çok güvenir oldum.
Belki de insanın en büyük imtihanı budur: Çürümüş bir çağın içinde, kendi ruhunu temiz tutabilmek. Herkesin eğildiği yerde dimdik kalabilmek. Herkesin sustuğu yerde konuşmak değil; gerektiğinde tek başına susup yine de içindeki hakikate ihanet etmemek.
Çünkü gün gelir, herkes unutur. Ama insanı asıl yargılayan şey dünya değil, kendi içindeki mahkemedir. Ve o mahkeme, hiçbir yalanı sonsuza kadar affetmez.
Hakikatin kapısı, görünenin ardında değil; görünenin içindedir. Ama onu görmek için göz yetmez… gözün arkasındaki idrakin uyanması gerekir. Çünkü her insan bakar, fakat çok azı görür. Görmek; perdenin aralanmasıdır. Ve perde, dış dünyada değil, insanın kendi içinde asılıdır.
Ey Bilge Kağan…
Sana açıkça söyleyemem bazı şeyleri. Çünkü bazı bilgiler, kelimelere döküldüğü anda kirlenir. Bu yüzden sana işaretlerle konuşacağım. Sembol ile… çünkü sembol, gerçeğin örtüsüdür; ama aynı zamanda anahtarıdır.
İnsanın içinde iki âlem vardır: biri görünen beden, diğeri görünmeyen âlem. Bu görünmeyen âlem, eskilerin “mikrokozmos” dediği şeydir. Senin içinde bir evren var. Ve bu evrenin merkezinde bir ateş yanar. O ateş; ne etten, ne kemikten… o ateş, idrakin kendisidir.
Ama dikkat et…
O ateş ya seni aydınlatır, ya da seni yakar.
Çünkü insan, kendi içindeki karanlığı tanımadan ışığa ulaşamaz. Bu yüzden eski öğretilerde ilk adım “iniştir.” Yukarı çıkmak isteyen önce aşağı inmeyi öğrenir. Kendi nefsinin kuyusuna… kendi gölgesinin karanlığına…
Orada ne göreceksin biliyor musun?
Korkularını. Bastırdığın arzularını. Kendine bile itiraf edemediğin zaaflarını. Ve işte o an, çoğu insan geri döner. Çünkü insan, kendi karanlığıyla yüzleşmekten daha çok hiçbir şeyden korkmaz.
Ama sen dönmeyeceksin.
Çünkü dönüş, unutuluştur.
İnişin en dibinde bir kapı vardır. O kapının üstünde eski bir söz yazılıdır; ama herkes okuyamaz. O söz şudur:
“Kendini bilen, her şeyi bilir.”
Bu söz, bir öğüt değil; bir eştir. Çünkü kendini gerçekten bilen biri, artık dış dünyaya bağımlı olmaz. Onun için övgü de anlamsızdır, yergi de. Çünkü o, kendisinin hem yargıcı hem şahididir.
Ve oradan sonra başlar dönüşüm.
Bir yılan düşün… kendi kuyruğunu yiyen. Sonsuz bir döngü. Buna eskiler “Ouroboros” derdi. Bu, yok oluşun değil; dönüşümün sembolüdür. Çünkü insan, eski benliğini tüketmeden yeni benliğine doğamaz.
Sen de kendi kuyruğunu yemek zorundasın.
Kendi kibirlerini, korkularını, bağımlılıklarını… hepsini.
Çünkü sana ait sandığın çoğu şey, aslında sana ait değil. Sana öğretilmiş, sana yüklenmiş, sana giydirilmiş maskeler.
Ve hakikat, maskeyle görülmez.
Bir gün gelecek, dışarıdaki tüm sesler susacak. O zaman ilk kez içindeki sesi duyacaksın. İşte o ses… sana ait olan tek gerçektir. Ona kulak ver. Çünkü o ses, sana yolu göstermez…
O ses, bizzat yolun kendisidir.
Unutma…
İnsan ya kendinin efendisi olur, ya da kendi gölgesinin kölesi.
Ve bu savaş, dışarıda değil…
İçeride kazanılır.
Ey Bilge Kağan…
İçindeki sesi duymaya başladığında sakın onu susturmaya çalışma. Çünkü o ses, çoğu zaman seni rahatsız edecek. Sana konfor vaat etmeyecek. Aksine, seni bildiğin her şeyden şüphe ettirecek. İşte o an anlayacaksın ki hakikat, huzur veren değil; uyandıran bir şeydir.
İnsanlar çoğu zaman huzur ister… ama hakikat huzur değildir.
Hakikat, uykunun parçalanmasıdır.
Bu yüzden uyanan insan yalnızlaşır.
Çünkü kalabalıklar, uyuyanların evidir.
Sen uyanmaya başladığında, sana en yakın olanların bile seni anlamadığını göreceksin. Sözlerin onlara ağır gelecek, bakışların rahatsız edecek. Çünkü sen artık onların baktığı yerden bakmıyor olacaksın. Ve insan, anlamadığı şeyden korkar.
Ama korkulara boyun eğme.
Çünkü korku, kapının önündeki bekçidir. Ve o bekçi, sadece geri dönmeni ister.
İleri gidenleri değil.
Şimdi sana daha derin bir şey söyleyeceğim…
İnsan üç kez doğar.
Birincisi, anneden.
İkincisi, acıdan.
Üçüncüsü ise idrakten.
Çoğu insan ilk doğumda kalır. Bazıları acıyla uyanır ama geri kaçar. Çok azı ise üçüncü doğumu yaşar. İşte o zaman insan, sadece yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; bilen bir varlığa dönüşür.
Ama bilmek de bir yük getirir.
Çünkü gördüğünü artık inkâr edemezsin.
Bir kez perdenin arkasını gördün mü, geri dönemezsin. Dönersen yaşarsın belki… ama artık kendin olarak değil, bir gölge olarak yaşarsın.
Şimdi sana bir sır daha bırakıyorum…
Evren, sandığın gibi dışarıda genişleyen bir boşluk değildir. Asıl genişleme, insanın idrakinde olur. Sen anladıkça evren büyür. Sen kapandıkça evren küçülür.
Bu yüzden bazı insanlar dar bir dünyada yaşar; bazıları ise sonsuz bir âlemde.
Ve bu fark, sahip olduklarıyla değil…
Gördükleriyle ilgilidir.
Unutma Bilge Kağan…
Sana öğretilen her bilgi doğru olmak zorunda değil. Ama senin keşfettiğin her hakikat, sana aittir. Bu yüzden körü körüne inanma. Sorgula. Parçala. Yeniden kur.
Çünkü hakikat, hazır verilen bir şey değildir…
İnşa edilir.
Ve bu inşa, taşla değil…
İdrakle yapılır.
Son olarak şunu bil:
Sen bir beden değilsin.
Sen, o bedenin içinden bakan şeysin.
Ve bir gün bu beden düşecek… ama sen düşmeyeceksin.
Çünkü sen, etten değil…
Farkındalıktan yaratıldın.
Ve farkındalık, yok olmaz.
Sadece…
Uyanır.
Semih Aslanlar