Öyle bir döneme geldik ki, dara düşen vatandaşın kapısını çalacağı ilk yer artık devlet kurumları değil; hayırsever iş insanlarının ofisleri, vakıfların kapıları, sosyal medyada açılan yardım çağrıları oldu.

Vatandaş, barınma, gıda, eğitim ve sağlık gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak için devlete değil de bireylerin vicdanına yöneliyorsa, burada sorgulanması gereken bir sistem vardır. Çünkü sosyal devlet dediğimiz kavram tam da bu noktada devreye girer. Sosyal devlet, vatandaşını yalnız bırakmayan, onun en zor anında yanında olan, kimseyi “yardım aramak zorunda” bırakmayandır.

Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. Yardımsever iş insanları, imkânları ölçüsünde el uzatıyor, ihtiyaç sahiplerine destek oluyor. Evet, bu çok kıymetli. Ancak bu durumun kalıcı bir çözüm gibi görülmesi tehlikelidir. Çünkü yardım bir lütuftur, hak değildir. Oysa vatandaşın devletten beklediği şey lütuf değil, haktır. Neden vatandaş, dara düştüğünde ilk olarak devleti değil de hayırseverleri düşünüyor? Artık insanlar devlet kapısında çözüm bulamayacağına mı inanıyor?

Devlet dediğimiz yapı, yalnızca sınırları koruyan, güvenliği sağlayan bir mekanizma değildir. Aynı zamanda vatandaşının yaşam kalitesini güvence altına almakla yükümlüdür. Bir anne çocuğuna süt bulamıyorsa, bir genç eğitim masrafları nedeniyle hayallerinden vazgeçiyorsa, bir aile başını sokacak ev bulamıyorsa; bu yalnızca bireysel bir sorun değil, kamusal bir sorundur. Hayırseverlerin omuzladığı yük, aslında devletin sorumluluğudur. Ve bu yük ne kadar artarsa artsın, bireylerin iyi niyetiyle sürdürülebilir değildir.