İnsan, doğduğu andan itibaren kendisine sunulan hakikatlerin içinde yaşadığını zanneder. Oysa çoğu zaman gördüğü, yalnızca kendisi için hazırlanmış hakikat dekorudur. Aileden devraldığı inançlar, toplumdan ödünç aldığı ahlâk, başkalarının çizdiği sınırlar ve sorgulamadan benimsediği kabuller... Bütün bunlar, zihnin etrafına örülmüş görünmez bir mabedin duvarlarıdır.
Ezoterizm, işte o duvarların ardında saklanan bilgeliğe yönelme cesaretidir.
Fakat ezoterizm, herkesin eline tutuşturulabilecek bir bilgi yığını değildir. O, sembollerin diliyle konuşur; mitlerin, kadim öğretilerin, arketiplerin ve metafizik arayışların arasına gizlenir. Çünkü bazı hakikatler anlatıldığında değil, insanın kendi varoluşunda karşılığını bulduğunda anlaşılır.
İnisiyasyon ise bu arayışın eşiğidir.
İnisiyasyon, yalnızca bir topluluğa kabul edilmek, gizli bir ritüele katılmak ya da kadim bir öğretiye mensup olmak değildir. Gerçek inisiyasyon, insanın kendi içindeki sahte hükümdarı tahttan indirmesidir. Kibrin, cehaletin, korkunun ve benliğe duyulan kör sadakatin parçalanmasıdır.
Bir bakıma insanın kendi cenazesine katılmasıdır; fakat bu cenazede gömülen beden değil, hakikat sandığı yanılsamalardır.
Kadim Mısır'ın sembolik dünyasından Hermetizmin öğretisine, Pisagorcu gelenekten Gnostik düşüncenin metafizik sorgulamalarına kadar uzanan geniş bir düşünce mirası, insanın görünenden görünmeyene doğru gerçekleştirdiği bu yolculuğa farklı kapılar açmıştır.
Hermetik geleneğin Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır ilkesi, mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki sembolik ilişkiyi hatırlatır. İnsan, evrenin dışında duran bir seyirci değil; onun sırlarını kendi varlığında arayan küçük bir âlemdir.
Ancak bu yolculuğun en tehlikeli yanı, hakikati ararken kendi kibrine tapmaya başlamaktır.
Çünkü ezoterik bilgi, insanı kendiliğinden bilge yapmaz. Sembolleri ezberlemek, kadim isimleri telaffuz etmek, ritüellerin biçimini taklit etmek veya gizemli metinlerin arasında dolaşmak, tek başına hiçbir ruhsal tekâmülün kanıtı değildir.
Bazen en büyük cehalet, insanın kendisini aydınlanmış sanmasıdır.
Gerçek inisiyasyonun ilk kapısı cehaletin fark edilmesi, ikinci kapısı benliğin sorgulanması, üçüncü kapısı ise insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesidir. Zira kendi gölgesini tanımayan bir zihin, başkalarının karanlığını aydınlatamaz.
Jung'un gölge arketipiyle ifade ettiği içsel yüzleşme de bu noktada anlamlı bir düşünsel paralellik taşır. İnsan, yalnızca kabul ettiği yönlerinden ibaret değildir; inkâr ettiği tarafları da onun varoluşunun bir parçasıdır.
Ve insanın en büyük mabedi, henüz keşfedemediği kendi zihnidir.
Ezoterik yolculukta ölüm de sembolik bir anlam kazanır. Eski benliğin ölümü, yeni bir idrakin doğuşuna dönüşür. Ouroboros'un kendi kuyruğunu ısıran kadim imgesi gibi, son başlangıcın içine gizlenir; başlangıç ise kendi sonunu taşır. Her idrak yeni bir bilinmezliği doğurur.
İnisiyasyonun son durağı yoktur. Çünkü hakikati arayan kişi, her kapının ardında başka bir kapıyla karşılaşır.
Belki de bütün kadim öğretilerin ortak fısıltısı şudur: İnsan, kendisini tanımadan evreni anlayamaz; kendi içindeki karanlığı çözmeden ışığın mahiyetini kavrayamaz.
Ve şimdi meselenin en tekinsiz yerine gelelim:
İnsan hayatı boyunca kapıların açılmasını bekler. Oysa bazı kapılar dışarıdan açılmaz. Bazılarının anahtarı yoktur; çünkü o kapıyı açabilmek için önce kapının ardında bekleyen kişinin ölmesi gerekir.
Bir gün bütün semboller susacak, bütün ritüeller bitecek, bütün üstatların sesi kesilecek. Geriye yalnızca sen ve kendi hakikatin kalacaksın.
İşte o an anlayacaksın: Aradığın sır hiçbir mabedin duvarına kazınmamıştı. Hiçbir kadim kitabın satırları arasında bütünüyle saklı değildi.
Sen, yıllarca hakikatin kapısını aradın. Oysa kapının kendisi, kendi benliğine hapsettiğin hakikatti.
Ve unutma; karanlıktan çıktığını iddia eden herkes aydınlanmış değildir. Bazıları yalnızca karanlıkta kendi gölgesini göremeyecek kadar uzağa gitmiştir.
Çünkü gerçek inisiyasyon, ışığa ulaşmak değil; ışığın bile senden saklayamadığı karanlığı tanıyabilmektir.
Semih Aslanlar