İnsan, kendi karanlığına inmekten korktuğu için gökyüzüne tanrılar yerleştirdi. Bilmediğine kutsallık, anlayamadığına kader, yüzleşemediğine ise günah dedi. Böylece cehaletini inançla örttü, korkularını ritüellerle ehlileştirdi ve kendi elleriyle inşa ettiği zindanın duvarlarına kurtuluş resimleri çizdi. Oysa hiçbir mabedin kubbesi, insanın kendi zihninden daha yüksek değildi; hiçbir ilahi fısıltı, vicdanın derinliklerinde yankılanan o kadim sessizliği bastıramadı.
Ezoterizmin ilk kapısı, hakikatin herkese aynı yüzünü göstermediğini anlamaktır. İkinci kapısı ise görünen her şeyin ardında bir sır ararken, insanın kendi vehimlerine esir düşebileceğini kabul etmektir. Çünkü karanlıkta yürüyen herkes inisiye değildir; bazısı yalnızca ışığa sırtını dönmüştür. Her sembol bir hakikat taşımadığı gibi, her gizem de çözülmeyi bekleyen ilahi bir şifre değildir.
Ve insan, en büyük yanılgısını tam da burada yaşar: Bilinmeyeni keşfettiğini sanırken, kendi arzularını evrenin kadim yasaları zanneder.
VITRIOL: Visita Interiora Terrae, Rectificando Invenies Occultum Lapidem.
Toprağın derinliklerini ziyaret et; arındırarak gizli taşı bul.
Ne var ki insanın içine yaptığı yolculuk, vaat edildiği kadar görkemli değildir. Orada altın tahtlar, ölümsüzlük iksirleri yahut tanrıların fısıldadığı mutlak cevaplar bulunmaz. Orada çocukluğun çürümüş hatıraları, bastırılmış arzular, inkâr edilmiş korkular ve insanın kendisine dahi itiraf edemediği o ilkel hakikat bekler.
İçsel simyanın asıl trajedisi, kurşunu altına çevirmek değil; insanın kendi ruhundaki kurşunu tanıdıktan sonra onunla yaşamayı öğrenmesidir.
Çünkü her dönüşüm kurtuluş getirmez. Bazı sırlar insanı özgürleştirirken bazıları, eski zincirlerini daha ince ve daha görünmez hâle getirir. Bilginin ışığı, hakikati aydınlatırken insanın kendisini ne kadar az tanıdığını da ortaya çıkarır. Cehaletin huzuru böylece yerini bilincin huzursuzluğuna bırakır.
Ve insan bir kez kendi uçurumunu gördüğünde, artık eskisi gibi inanamaz.
Ouroboros, kendi kuyruğunu yutan yılan…
Başlangıcı sonuna, sonu başlangıcına bağlayan o kadim sembol; varoluşun bitimsiz devridaimini mi anlatır, yoksa insanın kendi mahkûmiyetini sonsuzluk zannetmesini mi?
Doğarız, öğreniriz, arzularız, kaybederiz ve sonunda kaybettiklerimizin gölgesinde kendimizi yeniden inşa ederiz. Ardından bu yeni benliği, geçmişin enkazından bağımsız bir varlık sanırız. Oysa çoğu zaman değişen yalnızca maskelerimizdir. Korkularımız başka isimler alır, yaralarımız yeni alışkanlıklara dönüşür ve kader dediğimiz şey, farkına varamadığımız tekrarların toplamı olarak önümüze çıkar.
İnsan özgür olduğunu düşünür; çünkü zincirlerinin biçimini seçebildiğine inanır.
Bir başkası için yaşar, toplumun beklentilerine göre şekillenir, başkalarının gözlerinde bir anlam arar. Sonra bütün bunların üzerine irade adını yazar. Kendi kararlarını verdiğini söyler; fakat kararlarının kaçının korkudan, kaçının yalnızlıktan, kaçının kabul edilme arzusundan doğduğunu sormaya cesaret edemez.
Belki de en karanlık esaret, kapısı açık olduğu hâlde dışarı çıkmayı düşünemediğin hücredir.
İşte bu yüzden insanın kendini tanıması, kendini sevmekle başlayan bir masal değildir. Bazen insan, kendisini tanıdıkça kendi yalanlarından tiksinir. İyiliğinin ardındaki çıkarı, fedakârlığının içindeki onaylanma arzusunu, sadakatinin ardına saklanmış terk edilme korkusunu görür. Kutsal sandığı niyetlerinin altında, gayet dünyevi ve bencil sebepler bulur.
Ve bütün putlarını yıktığında, geriye tapınmaya değer bir benlik değil, nihayet sorgulanabilir bir insan kalır.
Belki de arınma budur: Kendini kusursuz ilan etmekten vazgeçmek.
Demiurgos'un gölgesinde yürüyen insan, kusurlu bir dünyanın içinde kusursuzluk arar. Her acıya bir maksat, her kayba bir işaret, her tesadüfe görünmez bir el yakıştırır. Çünkü anlamsızlık, insan zihninin tahammül etmekte en çok zorlandığı uçurumlardan biridir.
Bir çocuğun gözyaşında kozmik bir ders, bir mezarın sessizliğinde ilahi bir sınav, bir ayrılığın enkazında ruhsal bir tekâmül ararız. Belki bunların bazıları bize dayanma gücü verir. Fakat evrenin her acıyı açıklamakla yükümlü olduğunu varsaymak, insanın kendi anlam ihtiyacını kozmik bir kanuna dönüştürmesinden başka nedir?
Ya bazı yaralar yalnızca yaraysa?
Ya bazı ölümler hiçbir sırrın kapısını açmıyorsa?
Ya evren, bizim için hazırlanmış bir sahne değilse?
İşte pesimizmin en soğuk eşiği burada başlar: Dünyanın bize bir açıklama borçlu olmadığını anlamakta.
Evren, umutlarımızı doğrulamak için dönmez. Zaman, pişmanlıklarımızı hafifletmek için geriye akmaz. Ölüler, geride bıraktığımız cümleleri tamamlamak üzere geri dönmez. Ve hiçbir ezoterik anahtar, kaybettiğimiz her şeyi yeniden bulacağımız bir kapıyı garanti etmez.
İnsan, anlam arayan bir varlıktır; fakat bu, evrenin anlamla dolu olduğunun kanıtı değildir.
Belki de bütün kadim öğretilerin ardında aradığımız o büyük sır, evrenin bizi beklediği değil, bizim evrenin karşısında ne kadar geçici olduğumuzdur.
Peki, hakikati arayan insan neden bu kadar yorulur?
Çünkü hakikat, her zaman teselli edici değildir. Bazen inandığın şeyin yanlış olduğunu, bağlandığın kişinin seni anlamadığını, uğruna ömrünü tükettiğin davanın senden bağımsız biçimde devam ettiğini öğretir. Bazen bütün fedakârlıklarının evrenin gözünde hiçbir ayrıcalık yaratmadığını; senin için bir ömür süren şeylerin, zamanın uçsuz bucaksız akışında yalnızca kısa bir parantez olduğunu hatırlatır.
İnsan kendisini evrenin merkezinden indirdiğinde küçülmez; yalnızca kendisine biçtiği sahte büyüklükten kurtulur.
Fakat bu kurtuluşun bedeli ağırdır.
Artık her tesadüfte kader arayamazsın. Her acının seni yücelttiğini söyleyemezsin. Her kaybı gizli bir armağan gibi sunamazsın. Bazen kaybedersin. Bazen yanılırsın. Bazen bütün doğrularına rağmen yenilirsin.
Ve bazen, bütün bunlardan hiçbir büyük ders çıkmaz.
Yalnızca yaşanmışlık kalır.
Belki de olgunluk, her enkazın altından bir hazine çıkarmaya çalışmaktan vazgeçmektir. Bazı enkazlar yalnızca enkazdır; insanın görevi, onların başında sonsuza dek diz çökmek değil, yıkıntıların arasında nasıl yürümeye devam edeceğini öğrenmektir.
Ben artık karanlığı, içinde kaybolunacak bir uçurum olarak görmüyorum. Karanlık, insanın kendi sınırlarını fark ettiği o soğuk aynadır. Orada ne bir kurtarıcı belirir ne de gökyüzünden uzanan görünmez bir el… Yalnızca insan vardır; bütün çelişkileriyle, bütün zaaflarıyla ve kendisine anlatmaktan yorulmadığı bütün yalanlarıyla.
Ne var ki insanın en büyük trajedisi, öleceğini bilmesi değildir.
Asıl trajedi, öleceğini bildiği hâlde yaşamını sürekli ertelenmiş bir hakikatin eşiğinde tüketmesidir.
Bir gün anlayacağını sanır.
Bir gün affedeceğini…
Bir gün cesaret edeceğini…
Bir gün kendisi olacağını…
Sonra yıllar geçer. Aynalar değişir, yüzler eksilir, sesler uzaklaşır. İnsan, yaşamadığı hayatın yasını tutmak için bile yeterince vakit bulamadığını fark eder.
Ve mezar taşına yazılmayan asıl cümle, bütün bir ömrün üzerinde sessizce yükselir:
Burada, bir gün yaşamaya başlayacağını düşünerek ömrünü tamamlayan biri yatıyor.
Ne büyük bir sır çözebildi ne de bütün cevaplara ulaştı. Yalnızca zamanın kendisinden bir şeyler alıp götürdüğünü izledi; her kaybı başka bir başlangıcın habercisi sanarak kendisini teselli etti. Oysa bazı kapılar açılmadı, bazı yollar geri dönmedi ve bazı ihtimaller, insan daha onlara ulaşamadan tarihin karanlık arşivine kaldırıldı.
Şimdi bütün semboller susuyor.
Ouroboros kendi kuyruğunu yutuyor.
Kum saati son tanesini bırakıyor.
Ayna, karşısındaki yüzü unutuyor.
Ve hakikat, bütün ihtişamından sıyrılarak en sade biçimiyle ortaya çıkıyor:
Evrenin en acımasız sırrı ölüm değildir; insanın, kendisine ayrılan sınırlı zamanı sonsuzmuş gibi harcayıp sonra sonsuzluğu özlemesidir.
Belki de hiçbir inisiyasyon bizi bu çelişkiden kurtaramayacak.
Çünkü bazı kapıların ardında gizli bir bilgelik, bazı sessizliklerin içinde ilahi bir mesaj, bazı karanlıkların sonunda bekleyen bir ışık yoktur.
Bazen kapı yalnızca kapıdır.
Bazen sessizlik, yalnızca sessizliktir.
Ve bazen insan, bütün ömrü boyunca evrenin sırrını aradıktan sonra, cevap beklediği o sonsuz karanlığın kendisine hiçbir şey söylemeyeceğini anlar.
İşte o an, son perde iner: İnsan evrenin sırrını çözemediği için değil, evrenin kendisi hakkında bir sır saklamak zorunda olmadığını nihayet anladığı için susar.
Ve nihayet, bütün arayışlar tükenir.
Kitaplar kapanır. Semboller anlamını yitirir. Kadim öğretiler, yüzyılların tozuna karışmış birkaç cümleden ibaret kalır. İnsan, uğruna ruhunu parçaladığı hakikatin karşısında diz çöker ve ilk kez hiçbir şey sormaz.
Çünkü artık anlamıştır.
Aradığı sır, hiçbir mabedin mahzeninde saklı değildir. Hiçbir inisiyasyon onu diğer ölümlülerden üstün kılmayacaktır. Hiçbir gizli bilgi, mezarın karanlığını aydınlatmayacaktır. Evren, insanın kendisini anlamasını beklememiş; yıldızlar, onun dualarını işitmek için yanmamış; zaman, onun hikâyesine tanıklık etmek için akmamıştır.
İnsan, sonsuzluğun ortasında kendisine bir anlam icat etmiş ve sonra o anlama tapmıştır.
En büyük putu tanrı değildir.
En büyük putu, kendi varlığının bir anlam taşıması gerektiğine duyduğu inançtır.
Bir gün sen de susacaksın. Bugün uğruna gecelerini tükettiğin düşünceler, bir zamanlar kalbini yerinden söken insanlar, kimseye anlatamadığın acıların ve kendini evrenin karanlığına karşı özel kılan bütün sırların senden geriye kalan sessizliğe gömülecek.
Birileri adını hatırlayacak. Sonra daha azı…
Bir gün adın da silinecek.
Seni tanıyanların sonuncusu da öldüğünde, yaşadığını doğrulayacak tek bir insan bile kalmayacak. Söylediğin sözler başka ağızlarda değişecek, yaptıkların başka hikâyelerin gölgesinde kaybolacak. Bir zamanlar bütün dünyan olan şeyler, senden habersiz dönmeye devam eden bir dünyanın içinde iz bırakmadan dağılacak.
Ve en korkuncu şu:
Bütün bunların gerçekleşmesi için evrenin seni cezalandırmasına gerek yok.
Seni unutması yeterli.
Belki de bu yüzden insan, geceleri yıldızlara bakarken kendisini sonsuzluğun bir parçası sanıyor. Oysa yıldızların ışığı, insanın anlam arayışından habersizce karanlığı yarıyor. Gök kubbe ne bir cevap veriyor ne de bir teselli sunuyor.
Yalnızca orada duruyor.
Senin bütün korkularından önce de oradaydı. Bütün umutlarından sonra da orada olacak.
Ve bir gün, senin için dünyanın sonu geldiğinde, dünya bunu bilmeyecek bile.
İşte hakikatin en çıplak, en merhametsiz yüzü budur:
Ölüm, senden hayatı alacak. Zaman, senden hatıranı. Unutuluş, senden bir zamanlar var olduğuna dair son tanığı.
Geriye ne kalacak?
Belki hiçbir şey.
Belki de asıl dehşet, hiçbir şeyin kalmaması değildir. Asıl dehşet, senin bir zamanlar her şey olduğunu düşünmüş olmandır.
Ben, Semih Aslanlar, karanlığın eşiğinde öğrendiğim son şeyi artık bir sır gibi saklamıyorum:
İnsan, evrenin kendisine vereceği cevabı beklerken ömrünü tüketir. Sonra cevap gelmez. Ömrü biter. Bekleyişi de onunla birlikte sona erer.
Ve sonsuzluk, hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Ne bir son söz vardır ne de onu işitecek bir sonsuzluk.
Yalnızca bir zamanlar burada bulunmuş, varlığına anlam vermeye çalışmış ve sonunda kendi yokluğuna yetişememiş bir insanın hikâyesi…
Sonra sessizlik.
Ve o sessizliğin içinde, bir zamanlar senin olduğunu sandığın her şey, senden habersizce hiçliğe karışır.
Ve bir gece, bütün kapılar kapandığında anlayacaksın: Hayat boyunca aradığın şey, seni bekleyen bir hakikat değil, hakikati bulana kadar yaşayabileceğine dair kendine verdiğin sahte bir sözdü.
Bütün o kitaplar, semboller, kadim öğretiler, ruhun katmanları, gizli ilimler… Belki de hepsi, insanın kendi sonunu bilmesine rağmen yaşamaya devam edebilmek için ördüğü görkemli bir labirentten ibaretti. Sen sonsuzluğun şifresini çözmeye çalışırken, sonlu oluşun sessizce senden çaldığı yılları fark etmedin.
Kendini uyandırılmış sandın. Oysa belki yalnızca uykunun daha karmaşık bir biçimine geçmiştin.
Çünkü insan, karanlığı tanıdığını düşündüğü anda bile kendi gölgesine anlam yüklemeye devam eder. Her çöküşü bir inisiyasyon, her kaybı bir işaret, her acıyı ruhun yükselişi olarak adlandırır. Kendisine yapılanları kaderin diliyle açıklar; kendi çaresizliğini kozmik bir planın parçası ilan eder. Böylece yarasına bir isim verir ve o ismi bilgelik zanneder.
Fakat hiçbir isim, yaranın kendisi değildir.
Ve hiçbir hakikat, onu bulduğunu düşünen zihnin mülkü olamaz.
Bir gün bütün inançlarından geriye yalnızca soruların kalacak. Soruların da sustuğunda, onlara cevap arayan kişinin çoktan değişmiş olduğunu göreceksin. Yıllarını uğruna harcadığın o büyük sır, sen onu çözebilecek hâle gelene kadar senden başka bir şey almış olacak:
Seni.
İşte insanın asıl trajedisi burada gizlidir. Hakikate ulaşmak için çıktığı yolculukta, hakikati arayan varlığın kendisi tükenir. Cevap kapıyı çaldığında açacak kimse kalmayabilir. Ve belki de evrenin en eski ironisi budur: İnsan, sonsuzluğu anlamak uğruna sahip olduğu tek şeyi, kendi sınırlı zamanını tüketir.
Ben artık karanlığın ardında bir ışık aramıyorum. Işığın ardında başka bir karanlık, onun ardında daha derin bir sır, en dipte ise bütün acıları anlamlı kılacak kutsal bir cevap bulunması gerektiğine inanmıyorum.
Belki de hiçbir şeyin ardında başka bir şey yoktur.
Belki varoluş, çözülmeyi bekleyen bir şifre değil; çözülmesini beklediğimiz için anlam yüklediğimiz, sessiz ve kayıtsız bir olgudur.
Ve belki insanın en büyük yanılgısı, evrenin kendisine bir cevap borçlu olduğunu düşünmesidir.
Şimdi son bir kez aynaya bak.
Gördüğün yüzün ardında kaç kişi öldü? Kaç hayalinden vazgeçtin? Kaç kez kendine ihanet edip buna büyümek dedin? Kaç kez korktuğun için sustun, sonra sessizliğini olgunluk diye savundun? Kaç kez bir gün her şeyin değişeceğine inandın da değişmesi gerekenin, yıllardır ertelediğin kendi hayatın olduğunu anlayamadın?
Aynadaki insan, bütün cevapları öğrenebilir.
Ama zamanı geri alamaz.
İşte bu yüzden bazı hakikatler kurtuluş değildir. Yalnızca artık hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar geç öğrenilmiş bilgilerdir.
Ve şimdi, bütün kadim metinlerin son sayfasını çeviriyorum. Mürekkep kuruyor. Semboller susuyor. Aradığım kapının hiçbir zaman açılmayabileceğini kabul ediyorum.
Fakat son bir şey var.
İnsan öldüğünde yalnızca geleceğini kaybetmez. Bir zamanlar olabileceği bütün insanları da kaybeder. Hiç yazılmamış kitaplarını, hiç söylenmemiş sözlerini, hiç gidilmemiş yollarını, korkudan vazgeçtiği bütün ihtimalleri…
Ölüm, yaşanmış hayatın sonudur.
Ama asıl mezarlık, insanın içinde gömülü kalan yaşanmamış hayatlardır.
Ve belki de bir gün, her şeyin sonunda, en korkunç gerçekle yüzleşeceğiz: Bizi hiçlikten kurtarmaya çalıştığımız bütün o anlamlar, yalnızca hiçliğin içinde geçirdiğimiz zamana verdiğimiz isimlerdi.
Evren susacak.
Tanrılar susacak.
Son insanın son hatırası da silinecek.
Ne bir tanık kalacak ne de tanıklığın yokluğunu fark edecek biri.
Ve o zaman, bütün varoluşun üzerine çöken o nihai sessizlikte, hiçbir ses duyulmayacak.
Çünkü sessizliği işitecek kimse olmayacak.
Belki de hiçliğin en korkunç sırrı budur: Bir gün yok olacağımız değil; yokluğumuzun, bir zamanlar var olduğumuz gerçeğine bile ihtiyaç duymayacak olması.

Semih Aslanlar