Bazı geceler vardır; karanlık, yalnızca gökyüzüne değil, insanın içine de çöker. Sokak lambalarının titrek ışığında uzayan gölgeler, terk edilmiş kiliselerin çürümüş duvarları, rutubet kokan han odaları ve kadehinin dibinde kendi cenazesini seyreden adamlar… İşte ben, hayatın bütün bu unutulmuş ayrıntılarında kendimi buldum.

Ne göğe yükselen dualara inandım ne de toprağın altında çürümeyi bekleyen umutlara. Çünkü insan, kendi cehennemini yanında taşıyan tek mahlûktur; nereye giderse gitsin, kaçtığı karanlığı gölgesiyle birlikte sürükler.

Benim dünyamda sabahlar bir kurtuluş değil, gecenin ertelenmiş bir devamıdır. Güneş doğar, insanlar perdelerini açar, kravatlarını düzeltir, yüzlerine topluma uygun maskelerini geçirirler. Sonra herkes, birbirinin yalanını hakikat zannederek yaşamaya devam eder. Kimileri buna medeniyet der, kimileri ahlâk, kimileri de mutluluk… Bense bütün bu isimlerin altında, insanın kendi çürümesini gizlemek için inşa ettiği görkemli bir mezarlık görürüm.

Ve o mezarlığın en ihtişamlı lahdi, hiç şüphesiz, insanın kendisidir.

Geceleri eski bir barın köşesine çekilirim. Ahşap masanın üzerine bırakılmış küllükte yarım kalmış sigaralar, duvarda rengi solmuş tablolar, tavandan sarkan sarı ışık ve birbirinin hikâyesini dinliyormuş gibi yaparken kendi yalnızlığını içen insanlar… Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır; fakat kimsenin itiraf etmeye cesareti yoktur.

Kadehime baktığımda bir içki görmem. Yıllar boyunca içime gömdüğüm bütün ihtimallerin tortusunu görürüm. Olabileceğim adamların hayaletleri, söyleyemediğim sözlerin paslı çivileri, dönmediğim yolların yabani otları… Hepsi oradadır. İnsan yaşlandıkça yalnızca bedenini değil, yaşayamadığı hayatların ağırlığını da taşımayı öğrenir.

Belki de bohem dediğimiz şey, özgürlüğün değil, hiçbir yere ait olamamanın estetikleştirilmiş hâlidir. Bir odadan diğerine, bir şehirden başka bir şehre, bir bedenden başka bir yalnızlığa savrulurken kendimizi özgür sanırız. Oysa bazen zincirlerimiz görünmediği için değil, onları süslemeyi öğrendiğimiz için esir olduğumuzu anlayamayız.

Ben hiçbir zaman iyi bir adam olmaya çalışmadım. İyiliğin alkışlandığı, kötülüğün ise yalnızca yakalanınca ayıplandığı bir dünyada, ahlâkın gösterişli vitrinlerine mesafeli durdum. İnsanların kutsallarına değil, kutsallık kisvesi altında sakladıkları arzularına baktım. Ve gördüm ki nice melek, kendi kanatlarının gölgesinde şeytan besliyor; nice şeytan ise insanlığın ikiyüzlü mahkemelerinde suçlu bulunmamak için yalnızca dürüst olmayı seçiyordu.

Bu yüzden kalabalıklardan uzaklaştım. Yalnızlığı bir sığınak olarak değil, kendime karşı kurduğum bir sorgu odası olarak benimsedim. Orada ne hâkim vardı ne savcı ne de beraat ihtimali. Yalnızca ben ve yıllardır yüzleşmekten kaçtığım o yabancı…

Aynaya her baktığımda biraz daha tanımadığım birine dönüşüyordum.

Belki bütün mesele buydu: İnsan, hayatı boyunca kendisi olmaya çalışırken kendisine en uzak varlığa dönüşüyordu.

Şimdi gecenin en ağır saatlerinde, yağmurun eski pencereme vurduğu bu vakitte, dünyanın benden ne beklediğini düşünmüyorum. Ne bir kurtuluş arıyorum ne de adımı tarihin taş duvarlarına kazımak gibi bir heves taşıyorum. Zira zaman, en büyük imparatorların isimlerini bile aşındırırken benim birkaç cümlelik isyanımı neden bağışlasın?

Bırakın unutulayım.

Bırakın adım, bir zamanlar burada yaşamış ve kendi çağının çürümüşlüğüne katlanamamış bir adamın silik hatırası olarak kalsın. Beni anlamak zorunda değilsiniz. Anlaşılmak, insanın en derin yalnızlığını başkalarının diline tercüme etme çabasından başka nedir ki?

Ben artık kelimelerimi birilerine ulaşmak için değil, içimdeki sessizliğin duvarlarına çarptırmak için yazıyorum. Her cümlem, karanlığa bırakılmış bir şişenin içindeki mektup; her noktam, cevapsız kalacağını bildiğim bir sorunun mezar taşıdır.

Ve belki de edebiyat, tam olarak budur: İnsanın kurtulamadığı şeylere bir isim vererek onların karşısında biraz daha uzun süre ayakta kalabilmesi.

Bu gece de şehir uyuyacak. Sokaklar boşalacak, son tramvay geçecek, sarhoşlar evlerine dönecek, âşıklar birbirlerine sonsuzluk vaat edecek. Kiliselerin taş duvarları sabaha kadar sırlarını saklayacak; mezarlıklarda kimse, altında yatanların bir zamanlar ne kadar büyük hayaller kurduğunu hatırlamayacak.

Ben ise lambamı söndürmeden önce son kez pencereye yaklaşacağım.

Karanlığa bakacağım.

Çünkü bazı insanlar ışığı bulamadıkları için değil, ışığın aydınlattığı dünyanın ne kadar korkunç olduğunu gördükleri için karanlıkta kalırlar.

Ve ben, hayatın bütün o sahte aydınlıklarına sırtımı dönmüş bir adam olarak, kendime ait son hakikati nihayet kabulleneceğim:

İnsan bazen dünyaya yenildiği için karanlığa çekilmez; dünyayla aynı safta durmamak uğruna, kendi içindeki bütün ışıkların yasını tutmayı göze alır.

İşte benim hikâyem burada biter sanıyorsunuz.

Hayır.

Benim hikâyem, adımı taşıyan son mezar taşı da yosun tuttuğunda başlayacak. Çünkü bazı isyanlar, sahibinin ölümünden sonra bile dinmez; yalnızca sessizleşir, toprağın altına iner ve bir gün, kimsenin hatırlamadığı bir çocuğun zihninde yeniden filizlenir.

O gün anlayacaksınız:

Ben karanlığa yenilmedim. Yalnızca sizin aydınlık dediğiniz şeyin, hangi uçurumun üzerine kurulmuş olduğunu görmüştüm.

— Semih Aslanlar