İnsan, hayatı boyunca dünyayı anlamaya çalışır.
Gökyüzünün neden mavi olduğunu, ölümün neden kaçınılmaz olduğunu, aşkın neden acı verdiğini, kaderin hangi kapının ardında saklandığını sorar.
Fakat nedense en eski soruyu kendisine sormaktan kaçar:
“Ben kimim?”
Çünkü bu soru, diğer bütün sorulardan daha tehlikelidir.
Dünyayı sorguladığında dışarıya bakarsın.
Kendini sorguladığında ise aynaya değil, aynanın arkasındaki karanlığa bakarsın.
Ve orada gördüğün kişi, çoğu zaman sana öğretilen kişi değildir.
Sen; adın değilsin.
Mesleğin değilsin.
Toplumun sana biçtiği rol değilsin.
Başkalarının senin hakkında anlattığı hikâye hiç değilsin.
Bunların hepsi yalnızca üzerine giydirilmiş elbiselerdir.
Ezoterik öğretilerin kadim fısıltısı tam da burada başlar:
“Kendini bil.”
Çünkü insan kendisini bilmeden evreni bildiğini zannederse, yalnızca kendi cehaletinin haritasını çıkarır.
İçinde iki insan yaşar.
Biri dünyanın gördüğü insandır.
Gülümser, konuşur, çalışır, sever, öfkelenir, kaybeder ve toplumun kendisinden beklediği hayatı sürdürür.
Diğeri ise kimsenin görmediği yerde yaşar.
Sessizdir.
Gece olduğunda ortaya çıkar.
Çocukluğundan kalma korkuları, bastırılmış öfkeleri, söyleyemediğin sözleri, itiraf edemediğin arzuları ve kendinden bile sakladığın gerçekleri önüne koyar.
İşte hakiki benlik, çoğu zaman o karanlık odada bekler.
Kendini tanımak, yalnızca iyi taraflarını keşfetmek değildir.
İçindeki meleği sevmek kolaydır.
Asıl mesele, içindeki canavara bakabilmektir.
Çünkü insan kendi karanlığını tanımadığında, karanlığı onu yönetir.
Öfkesini tanımayan insan öfkesinin kölesidir.
Korkusunu tanımayan insan korkusunun mahkûmudur.
Arzusunu tanımayan insan arzularının kuklasıdır.
Gölgesini reddeden insan ise gölgesinin elinde bir ömür yürür.
Jung'un gölge dediği şey belki de insanın kendisinden sakladığı bütün odaların toplamıdır.
O odaların kapılarını açmadıkça, kendini tanıdığını sanırsın.
Kadim ezoterik geleneklerde insan küçük bir evren olarak görülür:
Mikrokozmos.
Dışarıda gördüğün her şeyin bir izdüşümü içeride bulunur.
Gökyüzünün fırtınası zihninde kopabilir.
Cehennem bazen vicdanındadır.
Cennet bazen bir saniyelik sükûtta.
Tanrılar bile bazen insanın kendi ruhunda karşılaştığı arketiplerden başka bir şey değildir.
Bu yüzden insanın en uzun yolculuğu kıtalar arasında değil,
kendi içine doğrudur.
Ve bu yolculuğun haritası yoktur.
Çünkü haritayı çizen de sensin.
Kaybolan da.
Bulunan da.
Bir gün bütün maskelerin düşer.
İnsanların seni nasıl gördüğünün önemi kalmaz.
Sana verilen unvanlar söner.
Biriktirdiğin eşyalar başkasının olur.
Fotoğrafların sararır.
Sesin unutulur.
Ve sonunda yalnızca şu soru kalır:
“Ben, bütün bunlar elimden alındığında kimdim?”
İşte o soru, insanın kendi mezar taşına yazılmadan önce okuması gereken en eski kitabın ilk cümlesidir.
Kendini tanımak;
kendini kusursuz bulmak değildir.
Kendine dürüst olmaktır.
“Ben buyum,” diyebilmektir.
Korktuğun yerde korktuğunu,
sevdiğin yerde sevdiğini,
kıskandığın yerde kıskandığını,
yanıldığın yerde yanıldığını,
yaraladığın yerde yaraladığını kabul etmektir.
Çünkü hakikat, insanın kendisine anlattığı güzel hikâyelerde değil;
kendi yalanlarını susturduğu yerde doğar.
Belki de bütün ezoterik yolların sonunda aynı kapı vardır.
Üzerinde tek bir cümle yazılıdır:
KENDİNİ TANI.
Kapıyı açtığında karşına bir peygamber çıkmayabilir.
Bir melek de.
Bir tanrı da.
Belki yalnızca sen çıkarsın.
Çocukluğundaki sen.
Korkmuş sen.
Yaralanmış sen.
Gururlu sen.
Karanlık sen.
Ve bütün hayatın boyunca başkalarında aradığın cevabın, aslında o sessiz odada seni beklediğini fark edersin.
O zaman anlarsın:
İnsan dünyayı değiştirmeden önce kendisinin kim tarafından yönetildiğini bilmelidir.
Çünkü kendi zihninin efendisi olamayan insan, özgürlüğünü yalnızca başka bir efendinin eline teslim eder.
Ve belki de insanın gerçek uyanışı;
gözlerini açması değil,
kendisinden kaçmayı bırakmasıdır.
Sonra aynaya bakarsın.
İlk kez yüzünü değil, ardındaki sonsuzluğu görürsün.
Ve fısıldarsın:
“Seni arıyordum.”
İçinden bir ses cevap verir:
“Hayır.
Ben zaten sendim.
Sen yalnızca kendine geç kaldın.”
Semih Aslanlar