İnsan, gökyüzüne bakıp tanrısını ararken kendi içinde kaç kez bir evreni öldürdüğünü hiç düşündü mü?
Belki de bütün kadim öğretilerin en büyük sırrı, insanlığın önünde duran kutsal kitaplarda değil, insanın kendi varlığından sakladığı o karanlık mahzende gizlidir. Çünkü insan, kendisini yaratanı ararken kendi yaratıcı kudretini unutmuş; alnındaki görünmez mührü göklere havale etmiştir. Oysa her insan, kendi varoluşunun hem mimarı hem mahkûmu, hem rahibi hem kurbanıdır.
Herkes kendi hayatının tanrısıdır. Lakin herkes, kendi tanrısının farkında değildir.
Ezoterik öğretilerin kadim kapılarında insan, yalnızca etten ve kemikten müteşekkil bir mahlûk değil; iradesiyle biçimlenen, bilinciyle sınırlarını aşan ve korkularıyla kendi zindanını inşa eden bir mikrokozmostur. İçinde yıldızların doğduğu, karanlıkların hüküm sürdüğü, eski benliklerin öldüğü ve yeni kimliklerin yaratıldığı gizli bir âlemdir.
İnsan neye secde ediyorsa, zamanla ona dönüşür.
Korkularına secde eden, kendi cehenneminin mütevazı bir müminidir. Başkalarının hükümlerine boyun eğen, kendi tahtını yabancıların ayakları altına sermiştir. Kendi aklını terk edip hazır hakikatlere sığınan ise ruhunun anahtarını, kapısını dahi tanımadığı bir gardiyana teslim etmiştir.
Oysa içsel inisiyasyon, insanın dışarıdaki efendilerinden kurtulmasıyla değil, kendi içindeki efendiyi teşhis etmesiyle başlar.
Çünkü insanın en büyük düşmanı bazen şeytan değil; kendi iradesini inkâr etmek için yarattığı tanrıdır.
I. KARA GÜNEŞİN TAHTI
Kadim simyanın diliyle insan, ham bir cevherdir. Kurşununu altına dönüştürmek isteyen simyacı, önce kendi içindeki çürümeyi tanımalıdır. Nefsinin karanlık odalarına girmeden aydınlanmayı arayan, yalnızca kendi cehaletini yaldızlamaktadır.
Hakiki dönüşüm, insanın kendisini kusursuz ilan etmesi değildir. Kendi içindeki zalimi, korkağı, yalancıyı, kıskancı ve yıkıcıyı görüp bunların efendisi olabilmesidir.
İşte insanın ilk ilahlığı burada başlar: Kendisine ait olanı inkâr etmemekte, kendi karanlığını başkasının üzerine yansıtmamakta ve kader dediği şeyin hangi kısmını kendi elleriyle ördüğünü sorgulamakta…
Fakat bu tahtın bir bedeli vardır.
Kendinin tanrısı olmak, her istediğini elde etmek değildir. Her seçimin sonuçlarını üstlenmek, her arzuyu kutsal saymamak ve kendi özgürlüğünün başkasının iradesini çiğnediği yerde durabilmektir.
Zira kendi hayatının tanrısı olduğunu söyleyen fakat öfkesinin kölesi olan insan, yalnızca kendi putuna tapmaktadır.
II. DEMİURGOS VE İNSANIN İÇİNDEKİ YARATICI
Gnostik düşüncenin karanlık aynasında Demiurgos, maddi âlemin düzenleyicisi olarak belirir; bazı yorumlarda kendisini mutlak otorite sanan, kendi sınırlarını dahi bilmeyen bir yaratıcıdır.
İnsanın içinde de küçük bir Demiurgos yaşar.
Ona öğretilen kimliği mutlak hakikat zanneder. Kendi düşüncelerini evrenin yasası, kendi yaralarını dünyanın hükmü, kendi arzularını ise değişmez kader ilan eder. Sonra da kendi inşa ettiği duvarların içinde oturup dışarıdaki sonsuzluğu inkâr eder.
İnsan, zihninin kurduğu dünyanın hem mahkûmu hem kurucusu olabilir.
Kendisine çocukluğunda verilen hükümleri hiç sorgulamamışsa, başkalarının korkularını kendi vicdanı sanmışsa, toplumun zincirlerini ahlakın kutsal mührüyle birbirine bağlamışsa, kendi içindeki sahte yaratıcıya taht kurdurmuştur.
Özgürleşme, bütün sınırları yıkmak değil; hangi sınırın hakikatten, hangisinin korkudan doğduğunu ayırt etmektir.
İşte içsel uyanış, insanın kendi Demiurgos'una şu soruyu sormasıyla başlar:
“Beni gerçekten ben mi yarattım, yoksa bana öğretilen bir benliği mi ömür boyu taşıyorum?”
Bu soruya cesaretle yaklaşan insan, kendi varlığının temel taşlarını yeniden incelemeye başlar. Ve kimi zaman en kutsal sandığı düşüncenin altında, yalnızca eski bir korkunun cesedini bulur.
III. KENDİ KADERİNİN MÜHRÜ
İnsan, kaderi bütünüyle kontrol edemez. Doğduğu çağı, kendisine verilen ilk yarayı, karşısına çıkan her felaketi veya ölümün hangi kapıdan geleceğini seçemez.
Fakat başına gelen her şeyin içinde nasıl bir anlam kuracağını, hangi değeri savunacağını ve hangi karanlığa dönüşmeyi reddedeceğini belirli ölçülerde seçebilir.
İşte iradenin kutsal geometrisi burada çizilir.
Kader, insanın eline verilmiş kusursuz bir harita değildir; kimi yolların önceden kapandığı, kimi kapıların zorla açıldığı, kimi yol ayrımlarının ise insanın kendi kararıyla biçimlendiği çetin bir arazidir.
İnsan her şeyi yönetemez. Ama yönetemediği şeylerin karşısında kendi varlığını nasıl koruyacağı üzerine çalışabilir.
Bu nedenle kendi hayatının tanrısı olmak, evrenin efendisi olduğunu sanmak değil; kendi iradesinin sorumluluğunu üstlenmektir.
Kendini tanımak, kendine hükmetmekten önce gelir. Kendine hükmetmek ise başkalarına hükmetmekle aynı şey değildir.
Gerçek kudret, insanları kendi iradene boyun eğdirmekte değil; onların iradesine ihtiyaç duymadan kendi yolunu seçebilmektedir.
IV. PUTUN KIRILDIĞI YER
Bir gün insan, içindeki bütün putların önünden geçer.
Başarı putu, kendisini başkalarının alkışında aramıştır. Güç putu, zayıflığını tahakkümle örtmüştür. Bilgi putu, bilmediğini itiraf etmekten korkmuştur. Aşk putu, sahip olmayı sevmek zannetmiştir. Kutsallık putu ise kendi karanlığını başkasının günahıyla ölçmüştür.
Ve insan, hepsinin yüzünde kendi yüzünü görür.
O an büyük bir sessizlik çöker.
Çünkü insanın kendi hayatının tanrısı olması, kendisini evrenin merkezine yerleştirmesi değildir. Tam tersine, kendi merkezinin de sorgulanabilir olduğunu anlamasıdır. Kendi düşüncesine karşı çıkabilmek, yanıldığında tahtından inebilmek ve hakikati yalnızca kendisine hizmet ettiği zaman değil, canını yaktığında da arayabilmektir.
Belki de insanın ulaşabileceği en yüksek bilinç, kendisini mutlaklaştırmaktan vazgeçtiği noktada doğar.
Çünkü kendi putunu kırabilen insan, başkasının putuna zincirlenmek zorunda değildir.
SON MÜHÜR: TANRI OLDUĞUNU SANDIĞIN YERDE UYAN
Şimdi düşün…
Hayatının tahtında kim oturuyor?
Çocukluğundan miras kalan korkular mı? Ölülerin yarım kalmış hükümleri mi? Seni tanımlayan insanların sesleri mi? Yoksa kendi iradeni, kendi aklını ve kendi vicdanını sınamaya cesaret eden sen mi?
Belki de insanlığın en eski yanılgısı, tanrıyı yalnızca gökte aramak değil; kendi içinde yarattığı efendiyi sorgulamaktan korkmaktır.
Herkes kendi hayatının tanrısıdır; fakat kimi iradesiyle yaratır, kimi korkusuyla yıkar, kimi de başkasının kendisine verdiği kimliğin önünde ömrünü tüketir.
Ve en korkuncu şudur: İnsan, kendi cehennemini inşa ederken buna kader diyebilir; kendi zincirlerini kutsarken özgür olduğuna inanabilir; kendi içindeki zalime boyun eğerken vicdanının sesini ilahi bir emir sanabilir.
Öyleyse kendine bir kez daha bak.
Belki aradığın tanrı hiçbir zaman kayıp değildi. Belki yalnızca sen, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmemek için onu ulaşılmaz göklere sürgün ettin.
Fakat son kapı açıldığında seni ne bir kurtarıcı bekleyecek ne de bütün günahlarını üzerine alacak bir gölge. Yalnızca sen, seçimlerin ve onlardan geriye kalan hakikat duracak karşında.
Ve o gün anlayacaksın:
Tanrı olmak, dünyayı diz çöktürmek değildir.
Kendi içindeki karanlığın önünde diz çökmemektir.
Çünkü evren seni tahtına oturtmak için yaratılmadı. Belki de sen, kendi tahtının bir yanılsama olduğunu anlayacak kadar uyanmak için buradasın.
Ve eğer bir gün bütün putlarını kırar, bütün sahte efendilerini susturur, kendi varlığının son perdesini de aralarsan…
Ardında mutlak bir tanrı bulacağını kim söyledi?
Belki de son hakikat şudur: İnsan, kendi hayatının tanrısı olmaya başladığı gün, tanrıya benzemeyi değil, kendisine tapınma ihtiyacından kurtulmayı öğrenir.
Ve işte o an, taht boş kalır.
İlk kez.
Gerçekten.
Semih Aslanlar