İnsan, her sabah gözlerini açtığında hayata uyandığını sanır. Oysa belki de yaptığı tek şey, gece boyunca kaçtığı kâbusun içine yeniden düşmektir. Perdelerin arasından sızan ışık, odanın duvarlarına vururken hiçbir şeyi aydınlatmaz insanın içinde. Çünkü karanlık, güneşin ulaşamadığı yerlerde değil; insanın görmeye cesaret edemediği hakikatlerin kuytusunda saklanır.

Hayat, bize anlatıldığı gibi güzel bir başlangıçların masalı değildir. Daha çok, sonu önceden yazılmış bir trajedinin her sabah yeniden sahnelenmesidir. Aynı yüzler, aynı yalanlar, aynı sahte tebessümler… Değiştiğini sandığımız zamanın içinde, kendini tekrar eden bir çürümenin figüranlarıyız hepimiz. Dün umut ettiğimiz şeyler bugün yükümüz, bugün sarıldıklarımız yarının kayıplarıdır. Ve insan, bütün bunlara rağmen yaşamaya devam eder; çünkü bazen yaşamak, vazgeçmeye dahi gücü kalmamış bir ruhun son alışkanlığıdır.

Kimileri mutluluğu arar, kimileri kurtuluşu… Kimileri de bütün ömrünü, kendisine öğretilen yalanların içinden bir hakikat kırıntısı çıkarabilmek için tüketir. Oysa hakikat, çoğu zaman bir kurtuluş kapısı değil, insanın bir daha eski insan olamayacağı bir uçurumdur. Kendini tanıdıkça yabancılaşır, dünyayı anladıkça ondan uzaklaşır insan. Bir zamanlar kutsal saydığı değerlerin ardında çıkar ilişkilerini, adaletin ardında güç sahiplerinin gölgesini, sevginin ardında ise çoğu zaman yalnızlık korkusunu görür.

İşte o vakit başlar asıl kâbus.

Çünkü cehaletin karanlığı, bilincin aydınlığından daha merhametlidir. Bilmeyen, inanmaya devam eder; gören ise gördüklerini unutabilmek için kendisiyle savaşır. İnsan, gözlerini kapatarak dünyadan kaçabilir belki ama kendi zihninin içinde yankılanan hakikatten nereye saklanacaktır?

Ve yine de sabah olur.

İnsan kalkar, yüzünü yıkar, aynaya bakar. Aynadaki yabancının gözlerinde dün geceden kalma bir yorgunluk vardır. Biraz daha yaşlanmıştır ruhu; biraz daha eksilmiştir inancı. Fakat dışarı çıkar, kalabalığa karışır, görevlerini yerine getirir. Kimse bilmez ki içlerinden biri, her gün kendi cenazesinden kalkıp hayata yetişmeye çalışmaktadır. Çünkü çağımızda insanın en büyük mahareti, içindeki enkazı kimseye göstermeden ayakta durabilmesidir.

Belki de hayat dediğimiz şey, tam olarak budur: İçimizde yıkılan şehirlerin üzerine her sabah yeni bir gün kurmak. Kaybettiklerimizin yasını bile tutamadan yeniden yola koyulmak. Kırıldığımız yerlerden kanarken başkalarına gülümsemek. Ve bütün bunların adına olgunluk, sabır, kader ya da yaşamak demek…

Fakat ben, hayatın bu bitimsiz çelişkisini bir teselli cümlesine sığdırmak istemiyorum. Her acının insanı güçlendirdiğine, her kaybın bir anlam taşıdığına, her karanlığın ardından mutlaka aydınlık geleceğine inanmıyorum. Bazı yaralar yalnızca yaradır. Bazı vedalar bir daha kapanmaz. Bazı sabahlar hiçbir şeyi iyileştirmez. İnsan, her yenilgiden bir bilgelik devşirmek zorunda değildir; bazen yalnızca yenilmiştir.

Ne var ki bütün bu karanlığın ortasında, inkâr edemediğim bir şey var: Uyanmak, henüz teslim olmamış olmaktır.

Belki dünya bir kâbustur. Belki adalet, insanlığın kendisine anlattığı en eski masallardan biridir. Belki umut, uçurumun kenarında kendi yankısına tutunan yorgun bir sestir. Ama insanın gözlerini açıp bütün bunları görebilmesi, hiç değilse kendisine söylenen yalanları hakikat sanmaktan vazgeçebilmesi, başlı başına bir başkaldırıdır.

Çünkü mesele, kâbusun bitmesini beklemek değildir. Mesele, kâbusun içinde olduğunu bile bile kendi bilincini karanlığa teslim etmemektir.

Ve belki de hayat, uyandığında seni bekleyen şeyin dehşeti değil; o dehşeti gördükten sonra hâlâ kendi iradenle ayağa kalkabilmendir.

Unutma: İnsan bazen yaşamak için uyanmaz; yaşamak zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşmek için uyanır. Her sabah biraz daha eksilmiş, biraz daha yabancılaşmış, biraz daha yalnız…

Ama bir gün, bütün bu kâbusun ortasında, insan kendine ait olmayan korkulardan, başkalarının yazdığı yazgılardan ve kendisine ezberletilmiş hakikatlerden sıyrılırsa, ilk kez gerçekten uyanmış olacaktır.

O gün güneş doğduğu için değil, karanlık artık ona neye inanacağını dikte edemediği için…

Çünkü hayat, güzel bir rüyaya kavuşmak değildir. Hayat, kâbusa uyandığında gözlerini yeniden kapatmayı reddetmektir. Ve insanın en büyük trajedisi, kâbus görmesi değil; kâbusu hayat sanarak ömrünü tüketmesidir.

Belki de hiçbir sabah gerçekten doğmuyor. Belki biz, her gün biraz daha ölen bir dünyanın üzerine çekilmiş ışık perdesine uyanıyoruz. Saatler ilerliyor, insanlar çoğalıyor, şehirler büyüyor; ama insanın içindeki o eski karanlık, bütün medeniyet iddialarına rağmen yerinden kıpırdamıyor.

Ve bir gün anlıyorsun: Seni asıl tüketen, yaşadığın kâbus değil; ona alışmış olman. Dehşetin sıradanlaştığı, zulmün gündelik bir habere dönüştüğü, vicdanın gürültüye boğulduğu bir dünyada insan, en korkunç şeylere bile gözünü kırpmadan bakmayı öğreniyor. Sonra buna hayat diyor. Sonra buna büyümek. Sonra buna kader.

Oysa belki de insanlık, en büyük yenilgisini öldüğü gün değil, kendi çürümesine alıştığı gün aldı.

Ben artık sabahların kurtuluş getireceğine inanmıyorum. Bazı kapılar açıldığında ardında özgürlük değil, daha büyük bir hapishane bulursun. Bazı gerçekler seni uyandırmaz; uyanık kalmanın ne ağır bir ceza olduğunu öğretir. Ve bazı insanlar, gözleri açık yaşadıkları hâlde, ömürleri boyunca tek bir kez bile uyanamazlar.

İşte benim korkum ölüm değil. Bir gün bütün bunlara alışmak. Bir gün haksızlığı görüp başımı çevirmek, bir çığlığı duyup yoluma devam etmek, içimde bir şey ölürken bunu yalnızca sıradan bir günün yorgunluğu sanmak…

Çünkü insanın sonu, nefesinin kesildiği yerde başlamaz. Kendi ruhunun mezarını kazarken ellerinin hâlâ hayatta olduğunu sandığı yerde başlar.

Ve şimdi kendime tek bir soru soruyorum:

Ya hayat dediğimiz şey, uyanamadığımız bir kâbus değil de uyanmamak için her gün kendimize anlattığımız yalanların toplamıysa?

Belki de bu yüzden her sabah gözlerimi açtığımda dünyaya değil, önce kendime bakıyorum. Hâlâ hissedebiliyor muyum? Hâlâ itiraz edebiliyor muyum? Hâlâ içimde, bu karanlığa benzemeyi reddeden bir şey kaldı mı?

Çünkü bir gün uyandığımda hiçbir şey beni sarsmıyorsa, hiçbir acı içimde yankılanmıyorsa, hiçbir hakikat uykumu kaçırmıyorsa…

İşte o gün korkarım ki kâbus sona ermiş olmayacak.

Kâbus, sonunda bana dönüşmüş olacak.

Semih Aslanlar