Her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Değişen yalnızca saatin rakamları, gökyüzünün rengi ve aynadaki yüzümün biraz daha yabancılaşmış olması. Geri kalan her şey aynı. Aynı duvarlar, aynı sessizlik, aynı iç çürüme… Ve insanın kendi varlığına karşı duyduğu o tarifsiz yorgunluk.
Alarm çalıyor.
Dünyanın bütün mekanik sesleri gibi, bana da yaşamam gerektiğini hatırlatıyor. Sanki yaşamak bir seçim değilmiş gibi. Sanki insan doğduğu gün, görünmez bir mahkûmiyet belgesine imza atmış gibi.
Gözlerimi açıyorum.
İlk düşündüğüm şey bugün değil.
Dün.
Çünkü bazı insanlar güne başlamaz; yalnızca dünün enkazından kalkar.
Gece boyunca zihnimde parçalanan düşünceler hâlâ odanın içinde dolaşıyor. Söylenmemiş cümleler, yarım kalmış vedalar, unutulduğu sanılan yüzler… Hepsi sabahın ilk ışığıyla yeniden diriliyor.
İnsan bazen geçmişini geride bırakmaz.
Geçmiş, insanın içine yerleşir.
Sonra sen nereye gidersen git, onu da yanında taşırsın.
Kahvemi içiyorum. Dışarı bakıyorum. İnsanlar yürüyor. Arabalar geçiyor. Birileri işe yetişiyor, birileri âşık oluyor, birileri para kazanıyor, birileri çocuklarını okula bırakıyor.
Dünya dönüyor.
Ne acı.
Çünkü dünyanın dönmesi, insanın içinde de bir şeylerin hâlâ döndüğü anlamına gelmiyor.
Kalabalığın arasında yüzlerce insan görüyorum. Hepsinin bir hedefi, bir bahanesi, bir umudu varmış gibi. Oysa belki de çoğu benim gibi yalnızca rolünü oynuyor.
Gülümsüyor.
Konuşuyor.
Çalışıyor.
Âşık oluyor.
Yaşıyormuş gibi yapıyor.
Belki insanlığın en büyük ortak yalanı budur:
“İyiyim.”
İki kelime.
Bazen koskoca bir mezarlığı saklamaya yeter.
Her sabah aynı kabusa uyanmak, aynı acıyı tekrar tekrar yaşamaktan daha fazlasıdır. Asıl korkunç olan, bir süre sonra kabusun normalleşmesidir.
İnsan acıya alışır.
Yalnızlığa alışır.
Kayıplara alışır.
Kendi içindeki boşluğa bile alışır.
Sonra bir sabah aynaya bakar ve fark eder:
Artık acımıyor.
Çünkü acıyacak yer kalmamıştır.
İşte o an insan gerçekten korkmalıdır.
Çünkü ölüm, kalbin durduğu gün başlamaz.
Bazen insan, hiçbir şey hissetmediği gün ölmeye başlar.
Ben her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Ama artık kabustan uyanmak istemiyorum.
Çünkü bazen insanı uyandıran şey umut değil, hayatın kendisidir.
Ve hayat, bazı sabahlar insanın yüzüne bakıp hiçbir şey söylemeden şunu fısıldar:
“Bugün de devam edeceksin.”
Devam ediyorum.
Çünkü henüz başka bir seçeneğim yok.
Belki umut dediğimiz şey de budur zaten:
Mutlu olduğuna inanmak değil;
mutlu olmadığın hâlde bir sonraki sabaha kadar dayanabilmek.
Ve ben hâlâ buradayım.
Her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Fakat belki de asıl mesele kabustan uyanmak değildir.
Belki asıl mesele, bir gün gözlerini açtığında kabusun artık dışarıda değil, içinde olduğunu fark etmektir.
O zaman anlarsın:
İnsan bazen cehenneme gitmez.
Cehennemi yanında taşır.
Ve bazı sabahlar, güneş doğduğu hâlde gece bitmez.
Çünkü karanlığın en korkunç biçimi gökyüzünde değil, insanın kendi içinde saklıdır.
Ben her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Ve her gece, yarın sabah uyanmamak için değil…
yarın sabah uyandığımda hâlâ kendimden bir parça bulabilmek için gözlerimi kapatıyorum.
Ben her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Fakat artık kabusun ne olduğunu biliyorum.
Kabus; insanların zalimliği, dünyanın adaletsizliği ya da geçmişin hayaletleri değil.
Kabus, bütün bunlara rağmen hâlâ yaşamaya devam edebilmek.
Çünkü insanı en çok öldüren şey acı değildir.
Acının bir anlamı olmadığına inanmaktır.
Her sabah gözlerimi açıyorum ve hayat, karşıma yeniden aynı yüzle çıkıyor. Ben de ona aynı yüzle bakıyorum. İkimiz de birbirimizi tanıyoruz artık.
O benden bir gün daha istiyor.
Ben ondan bir anlam.
O kazanıyor.
Ben susuyorum.
Belki de yaşam dediğimiz şey budur:
İnsanın, anlamını çoktan yitirmiş bir oyunda sırf oyun bitmedi diye rolünü sürdürmesi.
Ve bir gün, aynaya baktığımda kendi yüzümü değil, yıllardır susturduğum bütün ihtimallerimi gördüm.
O an anladım:
Ben yaşlanmıyordum.
Ben, her sabah kendimden biraz daha eksiliyordum.
Geriye yalnızca bedenim kalıyordu.
Adım kalıyordu.
Sesim kalıyordu.
İnsanların “iyi” sandığı o mekanik gülümseme kalıyordu.
Ama içerideki adam çoktan bavulunu toplamıştı.
Henüz gitmemişti.
Sadece gitmek için doğru sabahı bekliyordu.
Belki de insanın en büyük trajedisi ölmek değildir.
Bir gün kendi cenazesine, hâlâ hayattayken katılmaktır.
Ben her sabah aynı kabusa uyanıyorum.
Ve artık biliyorum:
Bazı insanlar hayatta kalmaz.
Sadece ölümün gelmesini beklerken, hayatın taklidini yapar.
Benim kabusum da tam burada başlıyor:
Her sabah gözlerimi açıyorum…
ve hâlâ kendimi yaşamaya mecbur buluyorum.
Semih Aslanlar