Toplum dediğimiz şey; taş ve betondan ibaret şehirlerin toplamı değildir.
Toplum, ortak vicdanın nabzıdır.
Ve bugün o nabız, hızlanmış ama zayıflamıştır.
Ahlaki yozlaşma, bir gecede gelmez.
O, sinsice yürür.
Önce kelimeleri çürütür…
Sonra anlamları.
En son da insanı.
Artık doğruluk, saf olmakla;
dürüstlük, aptallıkla;
sadakat ise zayıflıkla eş tutuluyor.
Hile “zeka”, manipülasyon “strateji”, çıkarcılık ise “başarı” diye pazarlanıyor.
Bir toplumun çürümesi, işte tam da burada başlar:
Erdemle alay edildiği yerde.
Eskiden ayıp olan şeyler, bugün cesaret diye alkışlanıyor.
Mahremiyet teşhirle yer değiştiriyor.
Vicdan, ekran ışığının arkasında silikleşiyor.
İnsanlar artık yaptıkları kötülüğü inkâr etmiyor;
onu normalleştiriyor.
En korkutucu olan da budur:
Kötülüğün sıradanlaşması.
Çocuklar, dürüstlüğü masallarda duyuyor.
Gençler, başarıyı kestirme yollarda arıyor.
Yetişkinler, çıkarlarını hakikatin önüne koyuyor.
Ve herkes birbirine bakarak şunu fısıldıyor:
“Ben yapmazsam başkası yapacak.”
Bu cümle, bir toplumun ahlaki iflas senedidir.
Adaletin zayıfladığı yerde güven ölür.
Güvenin öldüğü yerde bağlar kopar.
Bağların koptuğu yerde yalnız bireyler çoğalır.
Yalnız bireylerin çoğaldığı yerde ise topluluk değil, kalabalık oluşur.
Kalabalık olmak güçlü olmak değildir.
Ahlaksız bir kalabalık, sadece daha büyük bir tehlikedir.
Ahlaki yozlaşma; yalnızca yolsuzluk, hırsızlık, ihanet değildir.
O; empati yoksunluğudur.
O; utanma duygusunun kaybıdır.
O; insanın kendine bile yalan söylemeye başlamasıdır.
Ve en trajik olanı şudur:
Çoğu insan, bu çürümeyi fark etmez.
Çünkü çürüme, çoğunluğun normu hâline gelmiştir.
Oysa ahlak, başkası görmediğinde kim olduğundur.
Erdem, çıkarın olmadığı yerde duruş gösterebilmektir.
Onur, alkışa değil, iç huzura dayanır.
Toplumun kurtuluşu büyük nutuklarda değil;
küçük ama dürüst tercihlerdedir.
Bir çocuğa doğruyu öğretmekte,
bir haksızlığa sessiz kalmamaktadır.
Kolay olanı değil, doğru olanı seçebilmektedir.
Ahlaki yozlaşma bulaşıcıdır;
ama erdem de öyledir.
Bir insanın dik duruşu,
on insanın kambur yürüyüşünü utandırabilir.
Belki dünya bir anda değişmeyecek.
Belki yozlaşma bir süre daha hüküm sürecek.
Ama şunu unutmamalıyız:
Çürümenin yaygın olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Ve karanlığın artması,
bir tek mumun değerini azaltmaz.
Çünkü mesele yalnızca bir eleştiri değildir;
bu, bir yüzleşme çağrısıdır.
Bugün insan, kendini temize çıkarmakta ustalaştı.
Yanlışını “şartlar”a yükler,
vicdanını “zorundaydım” cümlesiyle susturur.
Herkes haklıdır, ama kimse doğru değildir.
Ahlaki yozlaşmanın en sinsi tarafı şudur:
İnsan, kendi çürümesini görmez.
Başkalarının kusurlarını büyüteçle incelerken,
kendi kusurlarını sisli bir aynaya bırakır.
Toplum, küçük tavizlerle çözülür.
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Benim yaptığımın ne önemi var?”
“Zaman böyle.”
İşte bu üç cümle, bir medeniyetin altına dinamit koyar.
İnsan önce kendine ihanet eder.
Sonra ailesine.
Sonra değerlerine.
En sonunda da ülkesine ve insanlığa.
Ve bütün bunlar olurken,
herkes hâlâ kendini iyi biri sanır.
Çünkü kötülük artık korkunç yüzlerle gelmiyor.
Takım elbise giyiyor.
Gülümseyerek konuşuyor.
Başarı hikâyeleri anlatıyor.
Vicdan, artık rahatsız eden bir yük gibi görülüyor.
Oysa vicdan, insanın içindeki son kaledir.
O kale yıkıldığında geriye yalnızca içgüdü kalır.
Ve içgüdüyle yaşayan bir toplum, medeniyet değil;
modernleşmiş bir ormandır.
Bugün en büyük kayıp para değildir.
En büyük kayıp, utanma duygusudur.
Utanmayan insan her şeyi yapabilir.
Yüzü kızarmayan, her sınırı aşabilir.
Hesap vermeyen, kendini ilahlaştırır.
Ahlaki yozlaşma, bireysel bir mesele değildir;
kuşaklar arası bir travmadır.
Bir neslin tavizleri, sonraki neslin normu olur.
Eğer çocuklar;
yalanın işe yaradığını,
haksızlığın kazandırdığını,
adaletin geciktiğini görürse,
onlara erdemi nasıl anlatacağız?
Bir toplum, kendini kurtarmak istiyorsa
önce gerçeği kabul etmelidir:
Sorun hep “ötekiler” değildir.
Ahlaki diriliş, başkalarını suçlamakla değil;
kendini sorgulamakla başlar.
Her insan, kendi küçük iktidarında adaletli olursa
büyük adaletsizlikler zemin bulamaz.
Her insan, kendi çıkarını sınırlarsa
toplumsal açgözlülük azalır.
Her insan, kendi dilini temizlerse
toplumun dili de arınır.
Çürüme bulaşıcıdır, evet.
Ama onur da bulaşıcıdır.
Bir kişinin dik duruşu,
bir mahallenin kaderini değiştirebilir.
Bir öğretmenin adaleti,
bir öğrencinin ömrünü şekillendirebilir.
Bir babanın doğruluğu,
bir evladın karakterine kazınabilir.
Unutmayalım:
Toplum, aynadır.
O aynaya baktığımızda gördüğümüz şeyden rahatsızsak,
camı kırmak değil;
yüzümüzü düzeltmek gerekir.
Ahlaki yozlaşma kader değildir.
O, tercihlerin toplamıdır.
Ve her tercih,
ya çürümeye bir tuğla koyar
ya da dirilişe bir temel atar.
Seçim bizimdir.
Semih Aslanlar