Bayram seyran dinlemediler, gazeteci kardeşimiz İsmail Arı’yı bayram ziyaretinde, baba evinden alıp tutukladılar.
İsmail Arı, kamu kurumlardaki yolsuzluklar ve usulsüzlükler başta olmak üzere ülkedeki çarpıklıklara ilişkin haberleriyle tanıdığım ve cesaretine hayran olduğum yeni nesil gazetecilerden birisiydi.
Doğrusu tutuklanması hiç de sürpriz değildi, kendisi de biz de bunun böyle olacağını bekliyorduk.
Kardeşimizin suçu büyük! "Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma!"
Dezenformasyon yani yanıltıcı bilgiyi engelleme adına icat ettikleri bir kavram bu…
Ve her ne hikmetse sadece iktidara yönelik, iktidarın aleyhinde haberler için ve muhalif gazeteciler için geçerli.
Mesela Küçük Cem de halkı yanıltıcı bilgi yayabiliyor, İBB soruşturması hakkında halkı galeyana getirici, halka kin ve düşmanlık aşılayıcı konuşmalar yapabiliyor. Ama o “Tamam insan arada yalan söyleyebilir, yanlış söyleyebilir” yani ‘ne var bunda’ diyerek temize çıkabiliyor.
Mesela, muhalif siyasetçilere iktidarı eleştirmek bile suçken, iktidarın tepesindeki bir siyasetçi, rakibini PKK’lılarla iş tutarken gösteren montaj videoları seçim meydanlarında halka izletip “Ama montaj ama şu ama bu” yani ‘ne olmuş’ diyerek işin içinden sıyrılabiliyor.
Hasılı bu kavram ve bu kavramın karşılığı olan yasal prosedür sadece muhalefete işliyor.
İsmail Arı’yı zaten izliyordum. Gözaltına alınınca bir kez daha gözden geçirdim, gazetecilik anlamında tek bir suç göremedim. Ama benim göremediklerimi görenler, aslında suç teşkil etmeyen haber ve konuşmalardan suç icat edenler var elbette.
Ve görünen o ki İsmail’in suçu vakıflarda, tarikat ve cemaatlerde dönen dolapları ifşa etmek.
Ne yapsaydı? Neme lazım deyip otursa mıydı?
Neme lazım olayını bilirsiniz. Kıssa ya da menkıbe ya da şehir efsanesi değildir, belgelidir. Ve o belge Topkapı Sarayı’nda duruyor.
Malumunuz, Kanuni Sultan Süleyman’ın aklına takılan ve onu yoran bir soru vardır. Çok güçlü bir duruma getirdiği Osmanlı Devleti’nin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı” diye merak eder.
Bu sorunun cevabını almak için dönemin ünlü Türk alimi Yahya Efendi’ye Sadrazamını gönderir. Sadrazam gider, sorar ve döner. Kanuni; “Ne dedi?” diye sorunca Sadrazam cevabı söyler; “Neme lazım!”
Bu tek cümle hoş olmamıştır, padişaha verilebilecek bir cevap değildir ama Kanuni vardır bir hikmeti diyerek sineye çekip, o hikmeti öğrenmek için mektup yazar.
Yahya Efendi de durumu şöyle açıklar; “Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluk sıradan bir hale gelirse, işitenler de “neme lazım” deyip uzaklaşırsa, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yerse… Bilenler bunu söylemeyip susarsa ve gizlerse… Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkar, bunu da taşlardan başkası işitmezse… İşte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır. Halkın güven ve itimadı sarsılır. Asayişe itaat hissi kaybolur. Halkın umutları yok olur, böylece devletin yıkılması mukadder ve kaçınılmaz hale gelir…”
Özellikle Osmanlıcı geçinenlerin en çok bilmesi gereken ve günümüze ışık tutan tarihi bir anekdottur.
Ve özellikle Osmanlıcılık, yerlilik, millilik ve ecdat güzellemeleri yapanların şiar edinmesi gereken bir anekdot…
Şimdi öyle anlaşılıyor ki İsmail Arı, sizden daha çok Osmanlıcı, daha çok yerli ve milli…
Öyle ki ecdat vasiyetini yerine getiriyor, ‘neme lazım’ demiyor, zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa ve yolsuzluklara karşı mücadele ediyor.
Gördüğü, işittiği haksızlıklara gözlerini kapatıp “neme lazım” demiyor…
İşi zor mu, zor. Daha doğrusu işimiz zor.
Çünkü iktidarı eleştirmenin büyük günah ve suç teşkil ettiği bir dönemdeyiz.
İktidarı eleştirmek vatana ihanet gibi algılanıyor. Eleştirenler “Erdoğansız, AK Partisiz Türkiye Projesi istiyorlar” gibi uyduruk bir suçla muhatap oluyor.
Sadece eleştirmek mi, seçimle, sandıkla iktidar değişikliği istemek bile suç ve hatta darbe girişimiyle eşdeğer tutuluyor.
Dolayısıyla Allah sonumuzu hayır etsin ve Allah ‘neme lazım’ demeyenleri korusun!